“Milleti soyduk, ama bir sor ki niye soyduk?”
Bu soru bizi öyle yordu ki…
Canımız yanıyor Tayyip Bey!
Bugün değilse ne zaman?
Hükümet muhalifi medya meseleyi şöyle takdim ediyor, daha doğrusu şu algıyı oluşturmaya çalışıyor:
“Fon vurgununda parayı geri ödeyen cezai işlemden kurtuluyor.”
Peki hakikatte durum bu mu?
Değil elbette ki…
Borsa’dan haksız kazanç elde eden bir kimse, o haksız kazancı iki misliyle ödese bile yargılanmaktan muaf olamaz.
Geri ödemeyene göre cezasız düşük olabilir; bu mümkün…
Ama büsbütün cezasızlık yok.
Vaktiyle adliye muhabirliği yapmıştım.
Bizim meslekte, yolu adliye muhabirliğinden geçmeyene eskiler kolay kolay “gazeteci” demezlerdi.
***
(Yeri gelmişken hakkını teslim edeyim. Erzurum’da en iyi adliye muhabirlerinden biri Cem Bakırcı’ydı. Cem’le hem Hürriyet’te hem de Palandöken’de uzun yıllar birlikte mesai yaptık. Cem Bakırcı, özellikle 15 Temmuz o meşum kanlı kalkışmadan sonra, Palandöken’de öyle müthiş haberlere imza atmıştı ki, yaygın medya bu haberleri sürekli kaynak göstererek manşet yapardı. Bazıları Cem’i çok iyi bir foto muhabiri olarak tanıyor olsa da esasında Cem Bakırcı, çok esaslı bir adliye muhabiridir. Güvenilir haber kaynakları, yüzde yüze yakın istihbarat bilgileri ve doğru analizleri vardı. Ben genç gazetecilerin yerinde olsam, Cem Bakırcı’yı gidip arar bulur ve onun mesleki tecrübelerinden yararlanmak isterdim.)
O tarihlerde, Erzurum Adliyesi’nde üç tane efsane isim vardı.
Ağır Ceza Reisi Mustafa Kot…
Hakim Adil Bey…
Savcı Ali Velioğlu…
Ve tabii ki çok saygın bir isim olan Erzurum Baro Başkanı Abdulkadir Eryurt…
Bu dört isim, Erzurum’da yargının ete kemiğe bürünmüş teminatlarıydı.
Onlar adliyedeyse, oradan haksız karar çıkmaz inancı şehir için amentü olmuştu.
Mustafa Kot ve Ali Velioğlu Karadenizliydi bunu biliyorum. Ama Adil Acar nereliydi, şimdi hatırlayamadım.
O yıllarda da, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusu hep gündemdeydi.
Suçlular. Bu soruyu sormaya öylesine aşık olmuşlardır ki zaman zaman adliyede de tekrara kalkarlardı da…
Sonra kendilerini “dam”da bulurlardı.
(Keşke avukat Turan Çınar, Sadullah Kaya ve Necati Bölükbaşı susmasalar da o yılların Erzurum’daki hukuk sistemini ve yargısını anlatsalar. Zira o isimler, bir dönemin canlı tanıklarıdır.)
***
Sözcü gazetesine göre, tövbe edenler cezai işleme muhatap olmayacak!
Yok; öyle değil dostlar…
Hem o haksız şekilde elde ettikleri parayı kuruşuna kadar devlete iade edecekler hem de yargılanacaklar.
Ağır Ceza Reisi Mustafa Kot, zimmetine para geçiren memur davalarında şöyle derdi:
“Sen önce o parayı geri getir ki, yatacağın hapis yıllarında vicdanın rahat olsun.”
Ne yazık ki…
Bu ülkede tetikçiler, aracılar ve işbirlikçiler dışında kimse hakiki anlamda hapis yatmadığı için bir türlü adalet geri gelmiyor.
Çünkü “Patron mutlu son istiyor.”
Adalet, adliye saraylarının girişinde gözleri bağlı elinde terazi olan kız değil ki…
Adalet…
Ekmek, su, hava ve vicdan kadar muhtaç olduğumuz bir ihtiyaçtır.
Kedi değiliz, ama her ayaklarımızın üzerine düşerken yaşamayı öğrendik.
Bu yüzden çok canlı dediler bize…
Köpekbalıkları okyanusların en acımasız katilleridir.
Kodlarına işlenen şifreler onlara öldürmeyi emrediyor.
Oysa insan, eşrefi mahluk…
Niye o zaman, niye?
Zulme baş kıldırmıyoruz?
Çukurların en çukurunu kim ister ki…
İnsan ister.
Zira o insanoğlu ki:
“Bir feryat duydum, ama sanırım kulaklarım çınladı” der.
Şayet bu ülkede hala…
Uluslararası çapta ilim tahsil eden bir genç asgari ücretle iş bulamadığında, neredeyse okur-yazar olmayan iblisler milletin yüzlerce milyarını çalıyorsa…
Kimse bize Ömer adaletinden söz etmesin…
Peygamberin huzuruna gelen kimi müptezeller şu teklifte bulunmuştu:
Bizi şu kölelerle müsavi kılma, sana istediğin maddi yardımda bulunalım.
Allah Resulü ne dedi?
İşte o cevaba muhtacız…
“Ben çaldım, trilyonlar kazandım, ama bugün pişmanım. Yeter ki beni divana çıkarma.”
“Tamam; gel beriye” diyen varsa eğer…
Bizden ona bur kuşak bez…













