II. MEŞRUTİYET’TEN BUGÜNE ZİHNİYETİMİZDE NE DEĞİŞTİ?

Yayınlanma : 20 Ekim 2026 07:27
  • atatürk üniversitesi

“Bir devlet ancak adaletle, hürriyetle, emniyet ve asayişle bekâ bulabilir.”

Osmanlı Devleti’nde ve toplumunda en sert zihniyet değişimi 1808 tarihinde ilan edilen Sened-i İttifak ile başladı. 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı ilan edildi ancak bu ferman yetmiyormuş gibi 1856’da Islahat Fermanı da ilan edildi.  1876 yılında kabul edilen I. Meşrutiyet’in ilanı ve Kānûn-ı Esâsî ile padişahın yetkilerine devlet yönetiminde ortak olan seçilmiş bir Mecli-i Mebusan’la yoluna devam etmeye başlandı. Ancak bu beraberlik çok kısa sürdü. Padişah anayasadan aldığı yetkiyle Meclis kapattı ve 30 yılı aşkın bir süre meclisli yönetime ara verildi.  1908’de II. Meşrutiyet ilanı ile yeniden Meclis-i Mebusa’nın açılması için yapılan serbest seçimlerle yeniden halkın yönetime katılması sağlandı.  Balkanlar başta olmak üzere Birinci Cihan Savaşı’ndan yenilerek çıkıldı. Bir milletin var ve yok olma arifesinde Millî Mücadele’ye başlayarak Türkiye devleti, Padişahsız ve tam yetkilerle donatılmış meclisle    1921 yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in ilanıyla bağımsız bir devlet olarak yoluna devam etti.  Bu değişime 2026’dan geriye baktığımızda tam 218 yıl olmuş. Dünyada devletlerinin kuruluş tarihlerine bakarsak bu sürenin ne kadar değerli olduğu anlaşılır.

 

Resim alıntıları Didar-ı Hürriyet kitabından alınmıştır.

Ülkede Batıcılar, İslamcılar ve Türkçüler gibi üç temel düşünce sahibi aydınlar devleti kurtaracağını ve dağılmasını önleyeceğini   ileri sürüyorlardı. 1908 de 15 parti kuruldu.  Yapılan seçimlerle iş başına gelen “Meclis-i Mebusan” çok büyük meselelerle yüz yüze gelmişti.  Halk doğrudan devlet yönetimine katılma hakkın ilk defa meşruti idareyle kazanmıştı. Halk bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu döneminde "padişaha bağlı olan halk, şahsî hükümdarın (padişahın) uyrukları" anlamında resmi ve idari bir ifade olarak kullanılan “tebaa-i şahane”den “vatandaş” olarak ifade edildi. Reaya (sürü)’dan, kulluktan vatandaşlığa ulaşıldı.

Bu zihniyet ve dünya görüşümüzdeki değişimde Osmanlı vatandaşlarının hemen hepsi II. Meşrutiyet’i destekledi ve coşkuyla karşıladı. Padişah, sadrazam mülki ve askeri idare, Şeyhülislam, ulema, medreseler, mektepler, eşraf, Gayri Müslim cemaatler ve halk el birliğiyle katıldı. 25 Temmuz’da tüm gazeteler “Padişahım çok yaşa” sürmanşeti ile yayınlandı.

Tevfik Fikret’in Millet Şarkısı adlı şiirini okuyarak kutlamalar yapıldı.

Çiğnendi yeter, varlığımız cehl ile kahre,
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa, varol!

Gel kardeşim, annen sana muhtaç, ona koşmak,
Koşmak ona, kurtarmak o bî-bahtı vazifen.
Karşında göğüs bağır açık, ölgün yatıyor bak;

Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven.

Her an o güzel sineyi hançerliyor eller,
İmdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

Zulmün topu var, güllesi var, kabası varsa;
Hakkın da bükülmez kolu, gülmez yüzü vardır.
Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,
Sönmez ebedî; her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak yaşa ey sevgili millet yaşa, var ol.

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı hâşâ sana zillet pederinden;
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin şu mezelletli tozu, uçsun üzerinden.

 İnsanlığı pâmâl eden alçaklığı yık, ez;

Billâh yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.

Haksızlığın envâını gördük. Bu mu kanun?
En gamlı sefaletlere düştük; bu mu devlet?
Devletse de kanunsa da artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu denî zulm ü cehâlet.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak yaşa ey sevgili millet yaşâ, var ol!

(Bazı kelimelerin Türkçeleri cehl: cahillik; kahre: zorla; ehven: daha iyi, ya da daha az kötü; bîbahtı: bahtsız; mukarrer: kararlaştırılmış, kuşkusuz; mezellet: alçaklık, alçalma; pâmâl: ayaklar altına alma; deni: rezil…)

Bu ilan diğer ülkelerde olduğu gibi kanlı olarak gerçekleşmedi. Bu padişahın büyük başarısıydı diye düşünüldü ve minnet duyuldu.  “Yaşa Padişahımız”, “Yaşa hürriyet” pankartları sokakları ve gazete başlıklarını süsledi.  Padişah Şeyhülislam’ı çağırarak, Kanun-u Esasi’nin ilanı dolayısıyla: “halkın teşekküratından pek ziyade mahzûz (hoşlanmış) oldum. Taraf-ı şahanemden sizi tevkîl (vekil tayin etme) ediyorum ve yemin ediyorum ki teba-ı sâdıkama bahş ettiğim Kanun-u Esasi’yi tamamıyla tatbik ve icra edeceğim. Buna hiç kimse mâni olamayacaktır. Kalpleri müsterih olsun, herkes işleri güçleriyle meşgul olsun” demişti.

1908 inkılabıyla birlikte hemen her kesimde Osmanlıcılık (ittihad-ı anâsır) düşüncesinin ağırlık kazandı. Osmanlı birliği ve cemaatlerin eşitliği anlayışı ve inancı yazılmaya ve konuşulmaya başlandı. II. Meşrutiyet’in ilanı ile Osmanlı toplumu kavmiyetten millete geçtiği ileri sürüldü. Meşrutiyetin İslamiyet’e uygun bir yönetim şekli olduğu inancı çok yaygınlık kazandı. Gayri Müslim cemaatler Tanzimat’tan bu tarafa hemen her istediklerini almışlardı. Hatta Rum kilisesi özerkliğini kaybedeceğini düşünüyordu.

II. Meşrutiyet’in ilanını takip eden ilk iki ayda ülkenin hemen her tarafında 200’ün üstünde gazete tam güven duymasalar da Erzurum’da söylenen bir ifadeyle “Zincirden boşalırcasına” yayın hayatına başladı.   1908-1909 tarihleri arasında yalnız İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergi sayısı 353’e ulaşmış, tiyatrolar, kulüpler, kadın cemiyetleri ve darülfünun öğrencileri, Ermeni ve Rum cemaatleri tüm kutlamalara katılmışlardı. 11 Ağustos’ta gazetelerde yer alan bir yazıda Padişah’ın “Bütün efrâd-ı millet Terakki ve İttihat Cemiyeti azasındandır. Ben de reisleriyim. Artık birlikte çalışalım, vatanımızı ihya edelim” ifadesi yayınlanıyordu.

II. meşrutiyetin 1908 de ilanında öne çıkan kavramlar “meşrutiyet”, “inkılâb-ı Osmani”, “hürriyet”, “müsâvât” (eşitlik), “uhuvvet” (kardeşlik),” meşveret”, “adalet”, “devr-i istibdad”, “devr-i sâbık”, “devr-i cedid” gibi kavramlar dillere pelengsek edilmeye başlandı.

Halka Meşrutiyet nasıl anlatılacaktı; bir beyanname yayınlayarak ülkenin her tarafında imam, muhtar ya da okuma yazma bilen birisi beyannameyi okuyarak aydınlatması isteniyordu. Halk sık sık hürriyet daha gelmedi mi, ne zaman gelecek diyenler olduğu gibi gelip geçtiğini söyleyenler de vardı.  Hatta şahıs adı mı diyenler vardı.

Halkın meşrutiyetten beklentisi vardı.  Asla baskıcı döneme dönülmeyecekti.

“Bundan böyle hiçbir kimse öyle keyfi olarak tevkif edilemez, hapis olunamaz. Hiçbir kimseye eziyet, işkence verilemez. Eğer bir kimse âyân/aşikâr bir cürmden/suçtan dolayı derdest edilirse derhal hâkim huzuruna getirilmeli ve o adam niçin tevkif olunduğunu, niçin evinin basıldığını, niçin zabıtaya nakil edildiğini bilmeli, anlamalı. Öyle birtakım iftiralar ile, ücretli hafiyeler ile hükümetin sâdık tebâsının hürriyeti, rahatı, mülkü ve malı gasp edilemez. Matbuat kânun dairesinde serbesttir. Yani öyle sansür memurları matbaaya gelerek yazıları keyfî olarak bozup, çizemezler. Muharrirler kendi vicdanları ile kânun dairesinde yazı yazarlar ve eğer müştekî (şikâyet eden) bulunursa Avrupa’nın bilcümle serbest memleketlerinde olduğu gibi muhâkeme huzurunda taht-ı muhâkemeye alınırlar”. “Bundan sonra herkes aslen mutasarrıf olduğu mal ve mülkten emindir…Bundan sonra her türlü işkence vesair her nevi eziyet katiyyen ve külliyen memnudur/mutlu…Artık padişahın kanununa karşı hareket etmeye kimse cürret/cesaret edemeyecektir.

“Kanun-u Esasi’den bahsetmek adalet ve hürriyeti emin ve asayişi takviye ve temin etmek demektir. Bir devlet ancak adaletle, hürriyetle, emniyet ve asayişle bekâ bulabilir.”

Ancak çok geçmeden “meşrutiyet”, “meşveret”, “hürriyet”, “adalet” ve “eşitlik” gibi kavramlarının içi siyasi, hukuki, ahlaki ve felsefi açıdan anlamlandırılarak doldurulamadı. II. Meşrutiyet’in ilk aylarında bu kavramlar yanlış anlaşılarak birbirinin yerine kullanılır oldu. Bazı kişiler hürriyeti dilediğini yapabilme hakkına sahip olduklarını iddia ederek, aşırı davranışlarda bulunmaya başladılar. Bu da toplumda Meşrutiyet’e karşı tepkilerin artmasına sebep oldu. Öte yandan siyasi suçluların yanı sıra adi suçluların da salıverilmesi ile soygunlar, hırsızlıklar, kadınlara tacizler arttı. Böylece halkın yasalara ve adalete güveni sorgulanır hale geldi. Asayiş konusunda çoğu zaman yetersiz kalan kolluk kuvvetlerinin de itibarı zedelendi. Dahası devletin sosyal kontrol kapasitesinin azaldığı görüldü. Bu durum Kanun-u Esasi’nin yürürlüğe girmesi ile keyfi idarenin sona ereceği, adaletin insan hakları çerçevesinde daha iyi işleyeceği beklentisi halkta hayal kırıklığı yarattı.

Bu olumsuz olaylardan dolayı iş başına gelenler siyasi ve hukuki anlamda bu düşünceleri halka anlatma çabasındaydılar. Meşrutiyetle mesut, adil bir siyasi, iktisadi ve sosyal hayatın özlemi çekilmekteydi.  Ülke genelinde sosyal meseleler ortaktı.   Eski devrin fenalıkları ve kötü  uygulamalar eleştiriliyordu; Ticari ahlaktaki yozlaşma,  ulaşım, yollar, toplumda güven, sosyal barış, devlet kapısında bugün git yarın gel anlayışının hakimiyeti, maaşların düzenli ödenmesi, il, ilçe ve nahiyelerin yeniden idari taksiminin yapılması,  her türden eğitim kurumlarının açılması, kadınların sosyal hayata katılması, medreselerin ıslahı, sağlık, sağlıklı meskenler, sokaklar, binalar, temiz su, tuvaletler ve  kanalizasyon durumu,  posta ve haberleşme, şehrin sokak aydınlatmaları, kolera, şeker fabrikalarının açılması, tren ve tramvayın gelmesi, genel temizlik, mezarlıkların kentlerin  dışına taşıması, kumarcılık, sarhoşluk, kolculuk, ihtikar, reji idaresi ve kötü muameleler, kapitülasyonlar, kaçakçılık, mültezimlik (devletin vergi gelirlerini toplama yetkisini açık artırma (ihale) yoluyla devralan kişilerin durumu), bazı illerde kadın oynatma, rüşvet, hapishanelerin ıslahı, ıslahhaneler ve  yetim yurtları.

Yine iktisaden serbest ticaret, limanların, madenlerin, ormanların ıslahı ve işletilmesi , reji idaresi (Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını ödeyememesi üzerine, alacaklı devletler adına kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi tarafından tütün ve tuz tekellerini işletmek üzere kurulan yabancı sermayeli şirketler) , tefecilik, bankacılık, modern ziraat, şirketleşme, sigorta, banka kredileri, kol gücünden makine gücüne geçme çabaları, yünlerin iplik haline getirilmesi, halı ve bez dokuma tezgâhları, et ihracı,  yumurta üretimi, nakliye, ihracat, ithalat, iktisadi geri kalmışlığı açma çabalarını görüyoruz.

50 bin kişiye bir mebus seçiliyordu.  Mebusluk bu dönemde oldukça önemsendi. Halk doğrudan yönetimde söz sahibi olduğu inancına sahip oldu.  Bu meseleleri meclisin çözeceğine inanıldı. Bu inanç hala halkımızın anlayışına hakimdir. O gün bu kadar meseleler varken mebusluğa çok aday müracaat etti. Bugün de aynı istek mebusluk için devam etmektedir. 2026 yılı (Ekim ayı) itibarıyla Türkiye'de İçişleri Bakanlığına kuruluş dilekçesi vererek kurulan toplam faal siyasi parti sayısı 194'e yükselmiştir.

Kanuni Esasi’nin 68 maddesinde kimler mebus olamazlar maddesini sadeleştirerek verirsek:  Meclis-i mebusuna seçilmeleri mümkün olmayanlar Yüce devlet yurttaşı olmayan, devletin özel olarak geçici görevlendirdiği ecnebi olanlar, Türkçe bilmeyenler, otuz yaşına gelmeyenler, seçim zamanında birsinin hizmetçiliğinde bulunan,  ticarette iflas edip mahkum olup da itibarı iade edilmeyen, cezası devam eden, kötü hal ile şöhret bulmuş, kanun yoluyla malını kullanması yasak olup da bu hakkın kaldırılmamış olanlar, medeni hukuk haklarından yararlanamayanlar, yabancı yurttaşlık iddiasında bulunanlar Mebus olamazlar. Dört seneden sonra icra olunacak seçimlerde mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.

Erciyes Gazetesi’nde; meşrutiyet, hükümet ve devlet gibi konular baş makale yapılıyordu. Gazetenin 30 Kanuni Sani 1327 (12 Şubat 1912) tarihli 77 numaralı sayısında Mebus Nasıl Olunur? yazı Işık adıyla yayınlanır.

Mebusluk anlayışını ortaya koyan anlayış özetle şöyleydi:  

 “Vatandaşlar!

Bilirsiniz ki mebus demek milletin vekili, senin benim işlerimizi görecek akıllı, namuslu âdem demektir. Bir kere düşünelim! Biz mesela kendimize lazım olan şeyleri başka bir köyden almak için bir adamı vekil yapsak   onun bizi aldatmaması, bizi bir tuzağa düşürmemesi için ne kadar dikkat eder, onun iyi, namuslu, hak yemez, para çalmaz bir adam olmasını ne kadar isteriz değil mi? Mebus diye aramızdan seçeceğimiz adamlar ise yalnız senin benim vekilim değil otuz milyon Osmanlının vekili olacağı ve meclisteki sözleriyle bütün milletin iyiliğine veya fenalığına yarayabileceği için intihap yani seçmek zamanında pek ziyade dikkat emekliğimiz gerektir.”

Mebus olacak adamlar son derece ahlaklı olmalıdır. Zira milletin işi kendine ısmarlanan bir adam çok namuslu, çok ahlaklı, çok iyi olmazsa milletin işini gücünü düşünecek yerde nefsinin isteklerini düşünür. Sade kendisinin ve çoluk çocuklarının faydasını gözetir. Milletin işine hiç bakmaz yahut kendi nefsinin iyiliği için millete gelecek fenalığa kulak asmaz. Rüşvet alır, haksız işler gördürür. Bu ise bizi öldürür. Henüz yeni dirilmeye belimizi doğrultmaya başladığımız bir zamanda yine içimizde eski devrin fenalıkları gibi kötülükler olursa milletin eskisinden daha fena hallere gireceği gün gibi bellidir, bunun için mebusların doğru, vicdanlı, haktan başka bir şeyi tanımaz adamlar olmasına dikkat etmelidir.               

Bundan başka mebuslarda arayacağımız huyların en büyüğü: mebusluğun ne kadar yüce bir iş olduğunu tanıyarak vazifelerini güzelce yapmak, mebuslar için icap ederse canlarını vermektir. Bunu biraz daha açıkça konuşalım: “Bunu için mebus olacak adamın namuslu, bilgili, cesur, mert olması şarttır (şunu da akılda tut ki Cenabı Allah Kuran-ı Kerim’de (Her şeyi ehline erbabına gördürmemizi Allah emreder) diyor. Sen de mebus seçtiğin zaman bu emri ilahiyi düşün. . Bu yukarıdan beri söylediğim sözleri kolayca küpe et. Ve hatıra gönle bakmayarak yalnız Cenab-ı Hakk’ın emrine göre görüşerek danışarak beğendiğin adamı intihab eyle.”

-Milletvekili olacak adam milletini devletini canı kadar sevmeli ve evvelce millete ve memlekete hıyanet etmiş veya hırsızlık etmiş olmamalı.

- Milletvekili devlete vergi vermeli.

- Mebus herkes tarafından hilekâr tanınmış veya memleketin ileri gelenlerinden olup da ona öteden beri ahaliye zulmeden, faiz alan kodamanlardan bulunmamalı.

- Milletvekili çok bey, çok namuslu olmalı. Eski hırsızlardan eski hafiyelerden bulunmamalı.

-Milletvekili eskiden rüşvet almamış ve bundan sonra da almayacak adamlardan bulunmalı. Mebus olduğu zaman başka işlerle uğraşmamalı.

 -Mebus dinini diyanetini mezhebini bilmeli.

-Milletvekili Osmanlı devletinin kanunlarını nizamlarını öğrenmiş olmalı.

- Mebus olacak kimsenin fakirliğine zenginliğine veya şunun bunun oğluna bakılmayarak yalnız saydığımız değerlerin sahibi olmasına dikkat edilmeli.

-Milletvekili İstanbul’da milletin işi ile uğraşmalı şurada burada eğlence ile vakit geçirenlerden olmamalı.

-Mebus ikiyüzlü olmamalı

-Milletvekili düşündüğünü söyleyebilecek ve hakkını hak edecek insanlardan intihap edilmeli.

-Mebus zenginlerle fukaranın hukukunu ayırmayarak bir tutanlardan olmalı.

- Milletvekili mutlaka Osmanlıca okur-yazar-konuşur-anlatır olmalı.

- Mebuslar İstanbul’da bulundukları müddetçe ayda beş bin kuruş alırlar. Burada milletin şanıyla uygun bir ömür sürmeleri, milletin iyiliği için öteberiye gittikleri zaman masraf etmeleri için kendilerine veriliyor. Milletvekili olacak adam milletin ahalinin rahatına lazım olan işleri yapmak için bu parayı sarf etmeli ve para yığacağım diye milletin lazımlı işleri için koşmayıp ayda beş bin kuruş ile geçinmeye ve pis murdar han odalarında yatmaya bakarak üst tarafını koymamalı ve böylelikle milletin yüzünü yere düşürmemelidir.

- Filan adamın memleketinde sözü             geçer diye cahil adamlarını mebus yapmamalı. Çünkü bunlar zenginliklerine güvenerek şimdi memlekette seni nasıl adam yerine koymuyorlarsa mebus olunca daha fena yollara saparlar.  Akılları yetmediğinden dolayı çok işlerde milletin başını belaya sokarlar.

Milletvekilinin yalnız namuslu, yalnız sofi bulanması veya yalnız okumuş veyahut hak hukuk gözetir olması yetmez. Hem Osmanlı ve akıllı hem namuslu hem okumuş hayalı hem dinin bilir hem de adil bulunmalı, dünyayı anlamış olmalıdır.” IŞIK

Tarih bir hafızdır. Ne geçmişi yere vurmak ne de göklere çıkarmaktır. Bugün geldiğimiz ve yaşadığımız zihniyet ve dünya görüşümüzdeki değişimi yakinen görmek ve göstermek istedim.

“Gerçek şu ki, kendilerine doğru yol apaçık gösterildikten sonra sırtlarını [bu mesaja] dönenler [böyle yaparlar, çünkü] Şeytan onların hayallerini süsleyip bezemiş ve onları sahte ve düzmece ümitlerle doldurmuştur.” Muhammet 25.

Kalın sağlıcakla.

Kaynakça:

Ahmet Hilmi Kalaç, Kendi Kitabım. Yeni Matbaa. 1960.

Ali Birinci, Hürriyet Ve İtilaf Fırkası, Dergâh Yay. İstanbul, 1990.

Orhan Koloğlu, “Osmanlı Basını: İçeriği ve Rejimi”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt1

Oya DAĞLAR, (Mart 2008) II. Meşrutiyet’in İlanının İstanbul Basınındaki Yansımaları (1908) İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No:38

Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Remzi kitabevi, İstanbul 1987. 

Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler, Birinci Kitap, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayanları, 2001.

Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul, 2004.

Zübeyir Saltuklu, II. Meşrutiyet Dönemi Kayseri Halkının    Duygu, Düşünce Ve Anlayışında Siyasi, İdari, İktisadi, Dini Ve Sosyal Yönden Ne Değişiklikler Yapmıştır?

(Zübeyir Kars (Saltuklu), Kayseri ve Sivas’ın Çağdaşlaşmasında Vali Ahmet Muammer Bey, Erzurum-2008.

Erciyes Gazetesi, 30 Kanuni Sani 1327 (12 Şubat 1912) tarihli 77 numaralı sayısı.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.