Önceki hafta, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin Palandöken’e yaptığı özel açıklama üzerine gündeme taşıdığımız, “Esir sancaklar” konusu kamuoyundaki sıcak yerini korumaya devam ediyor.
Bakan Çiftçi, hafta sonu geldiği Erzurum’da bir kez daha bu hususa vurgu yaptı ve “Esir sancaklarımızı Ruslardan alacağız” dedi.
Bu vesileyle başka gerçekler de ortaya çıktı.
Meğerse Rusların elinde yalnızca on tane sancağımız değil, yüzlerce bize ait eser varmış.
Bunların bazıları Rusya’nın muhtelif müzelerinde sergilenirken, bazıları da kapalı kapılar ardında saklanıyormuş.
Ruslar, son Erzurum işgalinde şehri resmen talan etmişler.
Çifte Minareli Medresesi’nin kitabesinden ve orijinal kapısından tutunuz da daha neler neler götürmüşler…
Yakın tarihe kadar sadece tarihçilerin ve bir de meraklılarının bildiği bu hakikat artık diplomasinin başlıca bir konusu oldu.
Bakan Mustafa bey, Erzurum’da görev yaptığı sırada meseleye vakıf olmuştu.
Hatta kimi sohbetlerinde de konuya temas etmiş ve hafızaların tazelenmesine vesile olmuştu.
İçişleri Bakanı olunca da, bu tarihi hicranı mesele haline getirip resmi bir süreç başlattı.
Görünen o ki, son anda bir aksilik olmazsa “Esir sancaklar” yakın bir gelecekte Erzurum’a geri dönecek.
110 yıl sonra…
Yazdığı kitaplarla Osmanlı-Rus ilişkilerine ve işgal günlerine, adeta belgesel tadında ayna tutan iş insanı Yılmaz Kuşkay (İstanbul’da yaşıyor) telefonla aradı beni…
Yılmaz ağabeyi, makine mühendisidir. Uzun yıllar Erzurum Ticaret Odası başkanlığı yaptı.
Rahmetli Sırrı Kuşkay’ın oğlu…
Ciddi anlamda bir entelektüeldir.
Başta İngilizce, Almanca ve Rusça olmak üzere, çok sayıda dili eser sunacak çapta bilir.
Telefonda belki bir saat görüştük.
Son Rus işgalinde, Erzurum’da neler yaşandığını öyle kesitlerle anlattı ki şaşkına dönmemek mümkün değil.
Hele hele de işgal komutanı ve karısının hatıratlarına dair konular…
Yılmaz ağabeyi aynı zamanda başarılı bir arşivcidir.
Üniversite yahut da Hariciyemiz, O’na müracaat etse kim bilir hangi tarihi vesikalara tanık olacaktır.

TARİHİ FOTOĞRAF
Yılmaz Kuşkay sohbetimizin hitamında bana dedi ki:
“Bir fotoğraf gönderiyorum. Hiçbir yerde yayınlanmamış bir fotoğraf, sen yayımla… Hatta Bakan Mustafa Beye de ver bu fotoğrafı.”
Fotoğraf geldi.
Erzurum’da işgal zamanında çekilmiş.
Tam on Rus askeri, üzerlerinde sanki üniforma varmış gibi poz vermişler.
O günlerde Erzurum esirdi ve yüreklerden kan damlıyordu.
Ruslar ise, kahraman edasıyla buldukları her fırsatta propaganda yapıp duruyordu.
On Rus askeri…
Sanki de on mızrak gibi…
Çünkü:
Onlar birer üniforma değildi. Onlar, esir düşen on sancağımızdı.
Esir sancaklarımız, Rus askerlerine aksesuar olmuştu.
Osmanlı’nın mağlubiyetini vesika haline getirmişler yani…
Ah Yılmaz ağabeyi, bir fotoğrafla sol yanımı nasıl da acıttın bilemezsin…
Dakikalarca baktım o kareye…
Empati yaptım, o yıllarda ben olsaydım ne yapardım diye…
Kanatları kırıldı, bir türlü uçamadı allı turnalar…
Kimseye selam da götüremediler.
Irak’ta, Amerikalar tarafından Türk askerlerinin başına geçirilen çuval neydiyse, işte bu fotoğraftaki tarihi gerçek de aynıydı.
Sancaklarımızla dalga geçiliyordu.
O fotoğraf ilgili her makama ulaştırıldı.
Sen müsterih ol Yılmaz ağabeyi…
Sancaklar yalnızca esir alınmamış bir de sinema ortamında kostüm olarak kullanılmış.
Bazı yaralar vardır ki üzeri kabuk tutsa da iyileşmez…
Esir sancaklarımız da işte bizim o yaralarımızdan biridir.
1923’ta devlet makas değiştirdi. Önceki adı, Osmanlı’ydı.
Sonra Türkiye Cumhuriyeti oldu.
Olsun…
Ama devlet aynı devlettir.
Dolaysıyla o sancaklar bizimdir, bizim ordumuzundur, bizim devletimizindir.
Teslim almaksa boynumuzun borcudur.
Sayın Bakan…
Şartlar çok değişti.
Bugün ki Türkiye’de tarihiyle utanan değil, tarihiyle barışan bir nesil var.
Son iki yüz yılında onlarca yenilgiye uğrayan bir ecdadımız var.
Evet; tarih böyle diyor.
Ama aynı tarih, o mağlup milletin küllerinden yeniden doğan bir ulusu da yazıyor.
Çınar ağaçları elbette ki yaprak döker ama asla kolay kolay ölmezler…
Zeytin ağaçları gibidirler…
Ya da artık konserdeki son şarkı gibidir.













