Sayın vekiller biliyorum; bu şehir sizin ilgi alanınıza girmiyor. Bu sebeple sualimi kamuoyuna yöneltiyorum:
Erzurum’a bir yol çizildi:
“Zekatla geçinen şehir”
Dünya zor bir dönemden geçiyor.
Öyle ki:
Bir yanda savaşlar…
Bir yanda dünyanın canlı yayında izlediği soykırım ve insanlık suçları…
Bir yanda açlık…
Bir yanda küresel iklim sorunu…
Bir yanda en acımasız haliyle kapitalist soygun…
Bir yanda insanlığı esir alan dijital faşizm…
Dünya, dünya olalı böylesine kapsamlı bir felakete duçar kalmamıştı.
Hitler hayatta olsaydı derdi ki, “Evet ben ki dünyayı ateşe verdim, ama bu alçaklığı ben bile hayal edemezdim.”
Utanç duyulası bir halde dünya…
Adalet firarda, vicdan mahpus, merhamet can çekiyor…
Utanmadan, sıkılmadan itiraf ediyorlar:
“Siz suçlu veya haksız olduğunuz için bu zulme reva görülmüyorsunuz. Siz, haklı olmakla beraber zayıf olduğunuzdan ötürü ezilmektesiniz.”
Antik Yunan’ın ilk filozoflarından kabul edilen Thales, bilimsel düşüncenin de babasıdır. O mezarından kalksa bugünkü dünyayı görseydi, eminin ki diyeceği şu olurdu:
“Nerede yanlış yaptık?”
Yani…
Tam anlamıyla dünya, müstekbirlerin, müstazafı yok saydığı zalim bir iktidara teslim…
…
Ordu askeri darbe yapmıştı. Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başvekil Menderes tutuklu olarak Yassıada’da yargılanıyorlardı.
Davanın en acımasız ve en hukuk tanımaz savcısı Salim Başol, ardı arkası kesilmeyen ithamlarda bulunuyor, sanıkların idamını talep ediyordu.
Sıra, Ağrı mebusu Kasım Küfrevi’nin savunmasına gelmişti.
Savcı Başol, Kasım beyi, “Ezanın yeniden Arapça okunması kanununa destek vermekle” suçluyordu!
Kasım Küfrevi, Sorbon mezunu biriydi, ama aynı zamanda Ağrı vilayetinde “şeyh” olarak da kabul gören bir kimseydi.
“Savcı bey” dedi. Lütfen önünüzdeki belgelere bakınız. Ben o kanun çıktığı gün Türkiye’de bile değildim.”
Savcı Başol, dosyaya baktı. Gördükleri Kufrevi’yi teyit ediyordu.
Ama bu ihtilalinin koskoca idamcı savcısıydı. Elbette ki geri adım atamazdı.
Haykırdı, duruşma salonunda:
“Şeyh, Türkiye’de olsaydın sen bu kanuna evet derdin değil mi?”
Kasım Küfrevi cevap verdi:
“El insaf savcı bey, el insaf… Şeyh olan benim, ama keramet sende!”
…
Birkaç gün önce yine bu sütunlarda bir yazı kaleme aldım.
O yazıda dedim ki, "Başka yerlerde kimi tuzu kuru adamlar, oturdukları yalılardan bu şehre rol biçmesinler, iri puntolarla başlık atmasınlar, şehre sahip numarası çekmesinler.”
Üstüne alınan da oldu, “yazar beni kastetmiyor” diyen de…
Fakat bir yorum vardı ki, tekmili birden Yeşilçam’dı…
Şöyle yazmış arkadaş:
İma ettiğin bu kişi, her yıl Erzurum’a onlarca milyon zekat dağıtıyor. Hayır sahibi bir kimsedir yani... Erzurum’daki fakirler onun zekatıyla bir yıl ayakta kalıyor.”
Gelde Çetin Baydar’ı hatırlama…
İlkin o demişti:
“Erzurum maraba bir şehir.”
Onurumuza dokunmuştu, Çetin Baydar’a yüklenmiştik, nasıl böyle bir hüküm cümlesi kurarsın diye…
O yazının üzerinden otuz yılı aşkın süre geçti.
Keşke biz haklı, Baydar da haksız çıksaydı.
Olmadı maalesef…
Çetin ağabeyi haklı çıktı.
Meğerse memleket, maraba enikleriyle istila edilmiş ve dört bir yanımız maraba kemirgenlerince kuşatılmış…
Anlının teriyle para kazanmaya değil de, İstanbul’daki zengin hemşerilerinin ramazanda dağıttığı zekatla mutlu olan asalaklar, beni bulabilseler eğer bir kaşık suda boğarlar.
Niye tekere çomak sokuyorsun? Ne güzel işte, geçinip gidiyoruz. Makarna dersen makarna, sıvı yağ dersen sıvı yağ. Paketin içerisinde onur yok, olsun. Çok mu önemli ki?
…
Bu şehirde olup biten bazı şeyleri ciddi ciddi kamera şakası zannediyorum. Gülüp geçiyorum. Lakin kısa bir zaman sonra görüyorum ki, hayır onlar kamera şakası filan değil.
Misal…
“Mehmet Sekmen’i sevmeyenin imanı yoktur.”
Duyar gibiyim itirazınızı:
"Yok; daha da neler. Kim böyle akla ziyan bir cümle sarf eder ki?”
Mevzubahis Erzurum ise sevgili dostlar, bu akla ziyan cümle Erzurum’da sarf edilir!
Sizi temin ederim ki bu iğrenç tespit, Mehmet Sekmen’in midesini bulandırmıştır, sinirini hoplatmıştır.
Yalakalığın bir hududu yok; denilmişti eski devirde, Eyyamcılığın, hacıyatmazlığın, riyakarlığın ve dalkavukluğun bir kitabı olsaydı, inananınız ki başyazar bu rezil herif olurdu.
…
Sevgili dostlar, bunca kelamı şunun için sarf ettim:
Erzurum, zekat ile yalakalık arasında mengeneye sıkıştırılıyor.
Bize diyorlar ki kısaca:
“Biz size İslam’ın beş şartı diye, bir şey dayatmıştık ya asırlarca… Ha işte onu unutun bir de belediye başkanına biat etmeyi ekleyin.”
Bu esasa göre, İmanın Şartı da altı değil yedidir.
Yedinci de maraba olmaktır; öyle mi?
“Riyakarlığın menzili yok” demişti, Zakir Bey, emin olununuz ki, o bile böyle bir şehir tahayyül etmemişti.
Erzurum rekor üstüne rekor kırıyor!
Allah’a iman etmeyenlerin kafir olduğuna amentü etmiştik. Lakin belediye başkanını sevmemenin imansızlık olduğu günleri, şeytan bile tahayyül edemezdi.
Ya Rab…
Memleket olarak geldiğimiz bu zelil halden ötürü mesul olan yalnızca biziz…
Edip eylediklerimizi hep şeytanın üstüne attık ya… İnan ki şeytan bizden daha masum…
İnkarcıydı, ama münafık değildi.
Üstümüzden dozer geçti zahir…
Ne ayağa kalkmaya mecalimiz ne de kendimize inancımız kalmadı…
Şehrin amentüsü belediye başkanına imanla sınırlanan bir şehirden ülkü doğar mı?
Mısırda ki firavun mumyaları ayağa kalksa biz Erzurumlulara gülerdi.
Derdi ki içinizde bir kişi bile mi, “ateş insanı yakar, su da boğar” diyen bir şairiniz yok mu?
O alçağa göre, imansız bir fert olarak asiyim…
Sorun o değil de, imanın yedinci şartına göre imansız gittim ya, bu işte zor olan…