Haber Girişi : 02 Eylül 2019 00:22

HEGEL’E GÖRE DOĞU’DA KİM HÜRDÜR?

HEGEL’E GÖRE DOĞU’DA KİM HÜRDÜR?
1770 yılında Stuttgart’da doğan ve 1831 yılında Berlin’de koleradan ölen George Ludwing
Hegel Almanların önemli filozofudur. Tarih, Hukuk, Mantık, Tabiat, Din, Varlık ve Sanat üzerine eserleri vardır.
Tarih Felsefesi Üzerin Dersler adlı çalışmasında Hegel, yukarıdaki yazımızın başlığına cevap arar.
Hegel’in yaşadığı yıllar 18.nci yüzyılın son çeyreği, 19.ncu yüzyılın ilk çeyreğidir.
Hegel, Fransa kralı Napolyon Bonapart’ın (1792-1814) yılları arasında bütün Avrupa gibi Prusya’ya (şimdiki Almanya) saldırısını ve işgalini gördü ve yaşadı. Bu işgal Alman filozoflarında hürriyet taleplerini artırdı. Hegel de bu filozoflardan birisidir.
Hegel, Doğu derken elbette coğrafi yön değil, medeniyetten bahseder. O, Doğu Medeniyeti derken; Çin, Hint, Pers ve Yahudilik tarihini ve halkların ruhunu; Batı Medeniyeti derken Roma, Yunan, Hıristiyanlık, İngiliz, Fransız Germen tarihini ve halkların ruhunu anlar.
Hürriyet bilinci açısından her iki medeniyet nasıl gelişmiştir?
Ona göre insanlığın hürriyet arama yolculuğunda; Doğu medeniyeti tarihin çocukluk çağı; Grek medeniyeti gençlik çağı; Roma medeniyeti yetişkinlik çağı; Germen medeniyeti dünya tarihinin dördüncü dönemi olarak yaşlılık çağıdır.
Doğu medeniyetinde hürriyet vardır, ancak bir kişi hürdür.
O da yöneticidir yani hükümdar/monark. Çünkü Doğulular bir tek insanı “Hür” olarak
tanırlar o da yöneticidir.
Doğunun siyasi hayatında, yönetimi altındakilerine hiçbir hak ve hürriyet tanımayan sınırsız
yetkileri olan istibdat yönetim yani despotizm egemendir.
Hürlük bilinci bazı insanların özgürlüğünün kabulüyle ortaya çıkar. Germen uluslarına
gelinceye kadar Yunan ve Roma dâhil insanların hür olduklarının bilincinin kabulüne
pek rastlanmaz. Hegel, “Hıristiyanlığın etkisiyle Germen medeniyeti evrensel hürlüğün
bilincine vardı” der.
Çin ve Hint halkları arasında tarihsel bilincin yalnızca ilk pırıltılarına rastlanır. Çin ve
Hint uygarlığında doğaya bağımlılık vardır. Hint’te bu bağımlılık kast sistemini
oluşturmuştur. Hangi sınıfta doğmuşsan başka diğer sınıfa geçemezsin. Persler de tarih
bilincinde iyi- kötü tez ve antitezinin birleştiği üstün bir bireşimi kavrayamamışlardır.
Yahudilik de doğa artık bir yaratıktır. Ruh(Geist/Tanrı) da yaratıcı olarak kabul edilmiştir.
Ancak, Yahudilikte Tanrı’nın doğadan ayrılması vardır, ama ne Ruh ne de doğa tam olarak
kavranabilmiştir.
Hegel’e göre köleliğin hüküm sürdüğü Grek ve Roma medeniyetleri gibi medeniyetlerde
elbette özgürlük herkese değil, bazı kimselere ait olmuştur. Hürler ve köleler vardır.
Hegel’e göre Tarih; “Ruh’un kendini bilmeye doğru bir hareketidir.”
Tarihin amacı nedir?
Tarihin amacı; Ruh’un doğadaki tutsaklığından kurtuluşudur; böylece Ruh kendi özüyle “İde” ya da “Akıl” olarak yeniden birleşme çabasıdır.
Bu çabayla Ruh kendi imkânlarını gerçekleştirme eyleminde hürlüğünü ve kendini bilecektir.
Hegel, tarihin bu amacını hangi toplum gerçekleştirir?
Ona göre Germen ruhu gerçekleştirmiştir.
Bunu şöyle ifade eder:
“Bireyin düşünce ve duygularına dayanan yani öznel ve bireyin kişisel görüşünden bağımsız olan yani nesnel özgürlüğün somutlaşması, yani somutlaşması, dışlaşması olarak devlet, Germen ruhunda tam olarak gerçeklik kazanır.
Germen ruhu, Greklerinki gibi öznellik ilkesini kavramıştı, ama o Hıristiyan idealinin taşıyıcısı
oldu; tüm insanların hür olduğu ilkesini genelleştirdi.”
Somut ve elle tutulur bu düşünce nasıl gerçekleşir.
Devlet yoluyla hürriyete kavuşulur.
Tarihi sürükleyen “siyasi kahramandır.”
Hürriyet talebi devlet olmadan gerçekleşmez. Devletleşmeden yani nesnel düzen olmadan, hürriyet yalnızca bir kapristir, anarşidir ve bir kargaşadır.
Bizler devleti ortadan kaldırmak istesek bile yerine yeni bir devlet istiyoruz.
Hegel; “Her şeyi devlete borçluyuz,” der.
Ancak Hegel, demokrasi ilkelerini yadsıyan bürokratik ve militarist Prusya devletini kutsamıştır.
Bu anlayışladır ki, Almanya’ya seyahate gittiğimde her an devletin yasalarının işlediğini
gördüm. Asla vatandaşa güvenilmiyor.
Hegel, bizleri ne olumlu ne de olumsuz anlamda gündeme getirmemiş.
Bizde de köle ticaretinin yasaklanmasıyla bireyin, Tanzimat ve Islahat Fermanıyla
farklı dini toplulukların, I. Meşrutiyetle Padişahın yetkilerinin sınırlandırılmasıyla “Heyet-i
Vükela”, “Meclis-i Vala” gibi meclislerin, II. Meşrutiyetle de serbest seçimler yoluyla Millet
Meclisinin güçlenmesi ve Padişahla yetki paylaşımıyla hürriyet talepleri artmıştır.
Osmanlı devletinde kölelik ticareti ilk defa Sultan Abdülmecid’in 1847'de "meclis-i vükelâ"
daki bir toplantıya katılarak “üserâ-yı zenciyye ticaretini” yasakladığını bildirmesiyle
başladı. Yaklaşık on yıl sonra da Osmanlı devleti 1856 Paris Antlaşması ile Avrupa
Milletler Cemiyeti'ne girmiş ve bu antlaşma ile de zenci köle ticaretinin kaldırılması
kararını onaylamıştı.
Arap aşiretlerinin Osmanlıya isyanlarının sebeplerinden birisi de köle ticaretini yasaklamasıydı.
İngilizlerin kışkırtmasıyla “Türkler İslam’a karşılar, dinen caiz olan şeyi kaldıramazlar
diye isyana teşvik ettiler.” Osmanlı Hicaz bölgesindeki köle ticaretini bir süre serbest bıraktı.
1922 yılında Suudi Arabistan dünya devletleri arasında köle ticaretini yasaklayan antlaşmaya en son imzayı atan devlet olmuştur.
Mısırlı bilgin Hasan Hanefi; “Arap toplumunun hala herhangi bir hürriyet talebi yoktur” der.
Muhammet İkbal’e göre ’İslam toplumlarında hürriyet talebi olan tek millet Türklerdir.”
Namık Kemal’le başlayan bireyin hürriyet isteği ve bilinci Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle nesneleşmiş, hürriyet bir kişiye değil tüm yurttaşlara ve tüm insanlığa ait olduğu bilincine ulaşmıştır. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesi esas kabul edilmiştir.
Hürriyet herkesin değil de bir kişinin hakkı demek yeniden köleliğe razı olmaktır.
Doğu’ya yüzünü dönmek; hem akla, hem bunca çabaya, hem de insanlığın vicdanına güvensizlik demektir...
Etiketler : zübeyir
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.