Haber Girişi : 02 Temmuz 2019 11:39

DOĞU AKDENİZ SORUNU-2

DOĞU AKDENİZ SORUNU-2
Serinin ilk yazısında Doğu Akdeniz meselesinin askeri ve diplomatik boyutlarını sonraki
yazılarda tartışmak üzere vedalaşmıştık.
O halde bu yazıya ilk olarak meselenin askeri boyutundan kastettiğimiz nedir bu soru ile başlayalım.
Antalya tatbikatı sırasında Atatürk’ün sarf ettiği “Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yollan tıkanmıştır. Kıbrıs'a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir.” sözleri bu sorunun cevabını özetler nitelikte. Kıbrıs, Orta Doğu’dan Avrupa’ya geçişte bir kapı
görevinde olması, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan Türk boğazlarına, yine Asya ve Afrika’yı bağlayan Süveyş Kanalı’na yakınlığı ile köprülere ulaşımdaki öncül bir köprü konumunda.
Hal böyle olunca Kafkaslardan Balkanlara geniş bir yelpazenin ortasında konuşlanmış olması Kıbrıs’ta söz sahibi olan devletin bu bölgelerde askeri hakimiyete de sahip olacağının göstergesi niteliğinde. Yazının bütünlüğü gereği Türkiye ve Kıbrıs arasındaki tarihi, kültürel
ve etnik bağları yalnızca hatırlatmakla yetineceksek ise de yukarıda bahsedilen askeri önemi ve Kıbrıs’ın Türk yurdu olmaktan ayrı düşülemeyecek olması Osmanlı Devleti’nden beri Türk devleti için Kıbrıs’ı vazgeçilmez bir yere yerleştirmiştir. Kıbrıs’ın siyasi haritalarda bir Türk toprağı olmaktan çıktığı andan itibaren Hasan Ali Yücel’in Kıbrıs Mektupları adlı eserinde belirttiklerinden de anlaşıldığı üzere Kıbrıs’ın Türk yurdu sıfatını hiç kaybetmemesi için
diplomatik ve askeri olarak büyük mücadeleler verilmiş kimi zaman çeşitli hatalar yahut konjonktür gereğibu mücadelede başarılı olunmamış ancak nihayetinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında bardağı taşıran son damla ile Türk devleti Kıbrıs’taki kardeşleri ve Türkiye’nin
güvenliği için bir askeri çarpışmadan da kaçınmayacağını göstermişti.
Merceği Kıbrıs ve daha geniş ifadesiyle Doğu Akdeniz’in Türkiye için teşkil ettiği önemden uzaklaştırıp bu askeri önemin bugünkü tezahürlerine odakladığımızda ise çok sayıda örnekle karşılaşmak mümkün olacaktır. Söz gelimi, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı
Matthew Palmer’in güncel açıklaması Doğu Akdeniz’in ülkesi için önemli olduğunu ve enerji kaynakları bakımından da artan bir öneme sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Açıklamanın ötesinde bugün ada ve çevresinde ABD’nin 10 savaş gemisi, 130 savaş uçağı ve 9 bin askeri bulunmaktadır. Bölgeyi yine askeri üs olarak kullanan İngiltere’nin yanında Fransa’nın da Güney Kıbrıs ile yaptığı anlaşma gereği bölgede faaliyet gösteren Fransız şirketi Total’in güvenliğini sağlamak için bölgeye asker taşıdığı da ortaya çıkmış gerçekler arasında. Bir diğer ifadeyle söz konusu ülkeler, Doğu Akdeniz’de yalnızca enerji kaynağı üzerinde
çalışmamakta aynı zamanda buraları bir askeri üsse de çevirmektedir. Bu hazırlıklar ne için, cepheler nereler ve bu cephelerde müttefikler ve hasımlar kimler?
Bu soruların cevabı olarak bir gün arayla değişen uluslararası ilişkilerde kesin bir şey söylemek mümkün değil.
Zira denklemden Türkiye’yi çıkardığımızda dahi Doğu Akdeniz’deki iştah kabartan pastadan payını almak isteyen ülkelerin arasındaki dinamiğin nasıl bir mutabakata müsaade edeceğini düşündürüyor.
Kesin olarak söylenebilecek bir şey var ise o da Türkiye’nin askeri ve ekonomik geleceği bakımından hayati öneme sahip Doğu Akdeniz’de masadaki diğer aktörlerin hamlelerinden
umut besleyerek hareket edemeyeceğidir.
İşte bu sebeple tüm teknik ve siyasi kuşkulara karşılık S-400’lerin vesile olacağı askeri gücümüzü millileştirme yahut ilk etapta yalnızca NATO odaklı bir savunma mekanizmasına sahip olmaktan uzaklaşmaya belki de sıcak bakmak gerekiyor. Peki, Türkiye Doğ Akdeniz’deki
hidrokarbon kaynaklarını aramak, çıkarmak, işlemek ve satmak için lojistik ve teknolojik imkanları elinde bulunduruyor mu? Mutlak bir hayır cevabını veremediğimiz gibi gönül rahatlığı ile evet cevabını veremediğimiz de ortada.
Neticede tüm bu uzun soluklu süreç, Fatih ve Yavuz ile Doğu Akdeniz’de varlık göstermekten ibaret değil.
En önemlisi mevcut dış ilişkilerimiz, özellikle Doğu Akdeniz’de güç dengelerini oluşturan ülkeler ile münasebetlerimiz Türkiye’yi masada istenen yahut diğerlerini kendine mecbur edecek konuma getirir mi? Sanıyorum ki bu sorunun da göğüs gere gere verilecek mutlak olumlu bir yanıtı yok.
Diplomatik adımların ve uluslararası hukuku nasıl lehimize değerlendireceğimizin bazı sorulara anahtar niteliğinde olduğu bu dönemde meşhur Johnson mektubu ve İnönü’nün yanıtını ve günümüz Shanahan mektubunu ve nasıl bir yanıt verdiğimizi/vereceğimizi bir sonraki yazıda değerlendirmek üzere…
Etiketler : rabia
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.