Var oluşu anlama ve anlamlandırma zemini Tefekkür

Yüce Allah’ın saygın bir varlık olarak ya-rattığı insanla doğrudan ilintili olan tefek-kür, irfan, tezekkür ve hikmet kavramla-rı gündeme geldiğinde öteden beri ön kabul ve sahip olunan birikimin niteliğine göre söz konusu terimlere ya da aktivitelere anlam/lar yüklenmiştir.

Hangi anlam yüklenirse yüklensin söz ko-nusu kavramların “insan" ve “akıl" ile ilgili hat-ta iç içe olduğu bilinen bir husustur. Diğer ta-raftan söz konusu kavramlar sıradan bir düşün-me ve düşüncenin, bilinç ya da farkındalığın, an-lam ve anlamanın da ötesinde içkin/aşkın mana-lar içeren kavramlar olarak dikkat çekmektedir. Makalemizin sınırları şüphesiz çeşitli ilmi disip-linlerde önemli bir hacim teşkil eden bu kavram-ları derinlemesine analiz etmeye elverişli değildir. Tefekkür; yalın anlamıyla düşünmedir, vakıa ya da varlığı kavramaya, anlamlandırmaya yönelik özgün bir dinamizmdir. Bu ameliyenin muh-teviyatında hikmet bilgisi, ilim, irfan ve tezekkür gibi birikimlere âdeta ruh ve icaz katan önemli enstrümanlar mevcuttur. Zira bu unsurlardan so-yutlanmış tefekkür ameliyesinin “varlık"ı ya da “var oluşu" anlamlandırmada yavan ve yetersiz kalacağı açıktır.

Bu itibarla tefekkür yalın bir fi-kirden ziyade gönül buudlu hikmet ve irfan ile yoğrulmuş derinlemesine düşünmeyi düşünceyi  ifade eder. İnsanoğlu tarih boyunca hayatı başta olmak üze-re her daim “varlık"ın anlamı ve esrarını keşfet-me, araştırma, sorgulama gayret ve çabasında olmuştur. Bu arayış ve keşf, medeniyet-lere, sanat ve kültürlere zemin hazırlamış süreç içinde insanlık havsalamızı zorlayan bir potansiyele ulaşmıştır.

 Bu serüvende tefekkürün ya da aklî melekeleri olumlu ve anlamlı kullanmanın ayrı bir yeri ve öne-mi olmuştur. Zira var-lığın esrar ve hikme-tinin keşfedilebilme-sinin temelinde bil-gi ve birikimin yanı sıra, “varlık" üzerinde derinlemesine tefek-kürün ayrı bir değeri vardır. Bu yüzden te-fekkürün sıradan bir düşünme pozisyo-nu ya da yetisi olarak telakki edilmesi isa-betli olmaz. Nitekim her insan şöyle ya da böyle düşünür ama, her düşünen kimse mütefekkir olarak nitelen-dirilemez. Zira tefekkür belli bir ilmi birikimin yanı sıra, aklın bütün zihinsel yetenek ve dina-mikleriyle ilintili bir eylem/durum olarak algı-lanmalıdır. Şüphesiz düşünme ve tefekkür, insanı diğer can-lılardan ayıran en belirgin niteliklerdir. Belki de bu nitelikler, insanı insan yapan en önemli olgu-lardır. Öyle ki, her iki nitelik de insanlığın tarihi kadar eski ve köklüdür. İslam dini, kişileri hemen her konuda akılları-nı kullanmaya davet eder. O denli ki, Kur’an-ı Kerim’de hemen her sure ve sayfada değişik köklerden türemekle birlikte, insanlar düşünme-ye, evreni ve içindekileri ibret nazarıyla okuma-ya, ders çıkarmaya, Allah’a imana yönlendirilir. (Bkz. Abdulbâkî, Muhammed Fuad, el-Mu’cemu’l-Müfehres, “ F-k-r", “ A-k-l", “A-b-r", “N-z-r", “D-b-r (Tedebbur)" , “Z-k-r" mad.)

Bu bağlamda bilinçsizce hayat, doğ-ru veya yanlışı aramaksızın/araştırmaksızın körü körüne taklit yerilir. Öz bir ifadeyle aklın mey-vesi olan tefekkürün terki hoş karşılanma-mıştır. Zira tefekkü-rün terki beraberin-de bilinçsizliği, da-hası insanın kendi-ni ve yaratanını unu-tuşunu beraberinde getirmektedir. Diğer taraftan insanlık tari-hi, geçmişten günü-müze değin insanın önünü açan, mede-niyetler inşa etmesi-nin en önemli aracı olan aklın ve dola-yısıyla tefekkürü ter-kinin her zaman geri kalmaya, karanlığa, sosyal ve toplumsal yapıda açıklar ver-meye mahkum oluşa zemin hazırladığına çokça tanık olmuştur. Bireysel bazda da tefekkürün terki-nin insanın “varlık" ve “var oluş" bilin-cinden uzaklaşmasına neden olacağı açıktır. Bu sebeple olsa gerek ki, insanın kendisini kuşatan evreni ve içinde vuku bulan harikulade olayla-rı tefekkür/müşahede etmesi ilahî mesajlarda her daim öğütlenir. Zira onun varlık âleminde etkin bir konuma sahip oluşu bu müşahede ve tefek-küre endekslidir.

Nitekim, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yan-ları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler." (Âl-i İmran, 190-191.)buyrularak insanın her koşul-da yakın ve uzak çevresinin içerdiği esrar ve hik-meti tefekkür etmesi ve bu bağlamda evreni ve içindekileri yaratanı tezekkür etmesine vurgu yapılmaktadır. Doğru bir eksene oturmuş tefekkür ve tezekkürün neticesi de şüphesiz isabetli olacaktır. Diğer taraftan aklın varlığı ya da aklî me-lekelere sahip oluş evrende meknuz olan esrar ve ibretin keşfi için yeterli değildir.

Bu itibarla Yaratanın mahlukatı anlamsız yaratmadığını tevlit edecektir tefekkür ve tezekkür… Hakikaten in-san sadece kendi yaratılışını ve hayatını tefekkür ve tezekkür etse, bu tefekkür ve tezekkürün orta-ya çıkaracağı veriler/duygular, ona hayatı anlam-landırmada yeteri kadar fikir verecek ve yol gös-terecektir. İlahî kudret tarafından onun yaratılış ve hayat startının “ahsen-i takvim" çizgisinde ve-rilmesinin ne denli hikmetlere mebni olduğuna şahit olunacaktır. İşte Şeyh Galib’i; “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/Merdûm-i dide-i ekvan olan âlemsin sen" dedir-ten bu hakikat düzleminden neşet eden tefekkür-dür. Böylesi irfan zeminli bir ufuk, insanı yiyen, içen, konuşan bir varlık olarak nitelendirmenin ötesinde, âlemin özü ve kâinatın gözbebeği ola-rak anlamlandırmaya sevk eder akıl sahiplerini.Tefekkür, evreni ve daha da özele inerek var-lığı muhteşem bir biçimde okuyuşun adıdır. Evrende mana değil manalar keşfedebilmenin ön koşuludur tefekkür. Yaratıcı kudreti ve O’nun sınırsız gücünü anlamlandırabilmektir tefekkür ve tezekkür…

Nihayet tefekkür kendini tanımanın ve bu tanıma sonucunda evrene bakışın Yunus’umuzun diliyle;“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır Okumaktan mana ne, kişi Hakkı bilmektir Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir" dize-lere dökülüşünü tevlit edecektir. Çağımızda servetlerin, şehvetlerin, kural ve sınır tanımayan nefislerin, makamların, dünya haz ve lezzetlerinin, cehaletin perdelediği akıl ve gönüllerin, sosyal ve toplumsal ilişkilerde ne den-li sıkıntılar ortaya çıkardığı malumdur. Gerçek şu ki, bölgesel ve global düzeyde insanlığın yaşadı-ğı acı, sıkıntı ve huzursuz-lukların temelinde önem-li ölçüde tefekkür eksik-liğinin, hayatı ve yaratılış amacını böylesi bir pers-pektiften değerlendirme-de yoz ve yobaz bakışların yaklaşımların yattığı ifade edilebilir.

Oysa çağımız insanı olarak ders ve ibret alacak muazzam bir tarihsel birikime ve tec-rübeye sahibiz. Ama bu tecrübenin doğru okun-masında ve hayata geçirilmesinde, insanlık ola-rak damıtılmış, süzülmüş tefekkür ve tezekküre ihtiyacımız olduğu açıktır. Hemen her kesimi bir yönüyle etkisi altına alan dünyevileşmenin alabil-diğine nüfuz ettiği çağımızda kendimizi bu bağ-lamda test etmemiz, sorgulamamız ve ilahî öğreti-ler çerçevesinde durum tespiti yapmamızın kaçınılmaz olduğu kanısındayız. Zira insanlık olarak sorgulama bilincinin gelişmesi ve varlığı, bugüne ve geleceğe dair daha isabetli adımlar atılmasına zemin hazırlayacaktır. İslam dininde ilme, bilgi ve tefekküre ne denli önem verildiği izaha gerek duyulmayacak ölçüde açıktır. Yüce Kur’an’ın ilk emrinin oku oluşu (Alak1-2.), söz konusu ayetlerin hemen akabinde “yara-tılışa" ve medeniyetlerin inşasında âdeta kilit konumunda olan “kalem"e vurgu yapılması oldukça manidardır. Anlamlı bir tefekkür, her şeyden önce “okuma" ve “kalem"e dayanır. Dolayısıyla tefekkür ameliyesi belli bir birikimin ürünüdür. Ancak kısaca işaret etmek gerekirse, yalın okuma ve kalem her şart ve koşulda beraberinde tefek-kürü celp etmeyebilir. Tefekkür, aklın işlevsel oluşunun en belirgin kri-teridir. Tefekkürün terki ya da kullanılmaması bi-linçsizce taklit, hurafe ve vehimlere inanmayı be-raberinde getirecektir. Bu nedenledir ki Yüce Kitabımızda bir taraftan aklın kullanılması öğütlenirken hatta emredilirken (bkz. Bakara, 164, 170,171; Sebe’, 46; Rûm, 8; Yûnus, 101; Târık, 5,6; Âl-i İmrân, 7.)diğer taraftan aklın kullanılmayıp başkalarını bilinçsizce taklit edilmesi yerilmiştir. Nitekim “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun." denilince, “Hayır" atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız." derler; ya ataları bir şey akl edemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler." (Bakara, 170.) aye-tinde bu hususa işaret edilmektedir. Tefekkür, özellikle dinî geleneğimizde önemli bir yer tutan zikirle de yakından ilgilidir.

Zikir, hatırlamadır, hatırda kalmadır. “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin." (Bakara, 152.)ayeti bu hususa âdeta tercüman olmaktadır. Diğer taraftan Yüce Rabbimizin insanlığa hayat rehberi, inananlara rahmet ve şifa olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in bir adının da “zikir" oluşu oldukça anlamlıdır. Zira öğüt ve tavsiye anlamına da gelen “zikir", bir tefekkürdür, bir hatırlamadır hatırlatmadır, farkında oluştur, fark edilmektir, farkına varmadır. “Sizi uyarması ve sizin de Allah’a kar-şı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içi-nizden bir kişi aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir (vahiy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı." (Araf, 63.), “Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (Kur’an) in-dirilen kimse! Sen mutlaka delisin!" (Hıcr, 6.) ayetlerinde geçen “zikir" terimi, Kur’an-ı Kerim’i ifade etmektedir. Kelamullah ile kozmik düzenin/varlı-ğın/var oluşun/hikmet ve amacını zihin ve gönül dünyamızda harmanlayarak ilahî bir ufukla tefek-kür ederiz. Onun hikmet ve hayat yüklü mesajla-rı ile evreni, insanı, imanı, kitabı, kendimizi oku-mak, tefekkür etmek farklı bir anlam ve haz verir bizlere…

Evren ve içindeki esrara tefekkür yol-culuğu, vukufiyet bir başkadır Kelamullah ile… Hatırlamaya, farkındalığa sahip oluş, öncelikle ki-şinin kendisini tanıması ve hatırlaması süreci ile başlar. Onun içindir ki, tasavvufi geleneğimizde değer bulan, “kendini bilen Rabbini bilir" sözü ol-dukça manidardır. Kendisinin farkında olmayan insan, nasıl varlığı başkalarını fark edebilir ki…. Bu konumdaki insanın tefekkür ve tezekkürün-den söz edilebilir mi. Merkezden çevreye bağ-lantılı bir fark ediş…Kendisini fark edemeyen in-san her şeyden önce farkındalık yeteneğini fonk-siyonel hâle getiremediğinden yaratılışı ve esrarını bilgi zeminli irfan ve hikmet perspektifiyle te-fekkürden aciz ve uzak kalacaktır.

Bu uzak kalış, “terk etmeyi" ve “terk edilmeyi" beraberinde geti-recektir. “Andolsun ki, nefsini arındıran kurtulu-şa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kim-se de ziyana uğramıştır." (Şems, 9-10.)ayetleri, bu paralelde tefekkür edildiğinde, arınmanın/tezki-yenin bir anlamda tanımayı beraberinde getirece-ği sonucu mülahaza edilebilir. Bu nedenle insa-nın öncelikle kendisini tanıması tabii bu sıradan bir tanıma değil varlığı ve esrarını anlamanın/al-gılamanın en önemli aşaması hatta temeli olacak-tır. İnsanın kendisini ve bu bağlamda evrenin es-rarını keşif, bilginin asıl amacı, bilgi de bu tefek-kür ve keşfin temel aracıdır. Kendini bilen hakîm insan, Evrenin yaratıcısı Hakîm Allah’ı bulacaktır. O’nu bulan her şeyi bulmuş, O’nu kaybeden de şüphesiz her şeyi kaybetmiş olacaktır. Herhalde bu amaçla olsa gerek ki büyük filozof Eflatun, in-sanlığa “kendini bil" diye haykırmıştır.

Bu haykırış, “Ne istediğini bil, kendi kapasiteni, sınırlarını, zayıflıklarını, acziyyetini bil, diğer insanların seni nasıl algıladıklarını bil. Kendi isteklerinin ve niye-tinin farkında ol. Ayrıca etrafında olup bitenlerin bilincinde ol. Her alanda farkında oluşun derecesini artır." (Özkan, Zülfikar, Bilgeliğe Yöneliş, İstanbul 2003, s.57.) şeklinde yorumlanabilir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, evreni ve esrarını bilgece okuma-nın odağında insanın kendisini bilmesi yatmakta; kendini tanımanın yolu da şüphesiz bilgi ve te-fekkürden geçmektedir. Sonuç olarak belirtmek gerekirse tefekkür, insa-nın “var oluşu", “varlık"ı ve evrenin gizemlerini keşfedebilmesi için gerekli en önemli eylemdir. Böylesi önemli bir eylem de şüphesiz belli bir ilmi birikimin yanı sıra, irfan ve hikmet arayışını da gerekli kılmaktadır


26.01.2011 22:07:00