Şenkaya’da coşkulu kutlama
AK Partili kadınlar hemşireleri unutmadı
Polisten kaçamadılar
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

Ankara’da ipler gerildi...

Mehmet ŞENER
Ankara'da yeniden fırtına koptu; başkentin sisli ve kasvetli bulvarları kan olmasa bile siyasi kriz kokuyor yine... Ne Van depremi gündemin hararetini düşürmeye yetti, ne de bedelli askerlik gerilen ipleri gevşetebildi.
08.12.2011 / 00:00


 



Ankara'da yeniden fırtına koptu; başkentin sisli ve kasvetli bulvarları kan olmasa bile siyasi kriz kokuyor yine... Ne Van depremi gündemin hararetini düşürmeye yetti, ne de bedelli askerlik gerilen ipleri gevşetebildi.  



Meclis'te grubu bulunan partiler, belki de uzun seneler sonra ilk kez bir meselede "müttefik" oldular! O da şüphesiz ki, sporda şike yasasıdır. Daha doğrusu şikeye ağır cezalar öngören mevcut yasanın yumuşatılması! Cumhurbaşkanı Gül'ün vetosuna rağmen, yasa noktasına bile dokunulmadan yeniden ele alınacak ve büyük ihtimalle de Meclis'ten çıkacak.Bunun dışında başkentte ittifak yok, ama her gün artarak devam eden siyasi hasımlık istemediğin kadar var… Öte yandan bir de Türkiye'nin kontrolü dışında gelişen olaylar var ki, evlere şenlik…  Misal; hükümetin, "komşularla sıfır sorun" politikasında, geldiğimiz son durum. Kısaca bir göz atacak olursak manzara şudur:



Her gün onlarca sivili acımasızca katleden Suriye, cepheyi daha da genişleterek hem Arap Birliği'ne meydan okudu, hem de Türkiye sınırında PKK kampları açtı. Böylelikle Şam, Türkiye'nin özgürlük mücadelesi başlatan muhaliflere verdiği desteğe karşı misilleme yapıyor. Ajansların bildirdiğine göre, Suriye'de muhaliflere karşı Beşer Esad'in yanında savaşmak üzere, bin dolayında PKK militanı çeşitli şehirlerde silah başı yaptı! Batı her zaman olduğu gibi bu konuda da kaçarak güreşiyor ve sütre arkasında durarak, Türkiye'nin Suriye'ye bindirmesini istiyor. Neyse ki şimdilik Türkiye, bu oyuna gelmedi.



İran ise, bir günü öbür gününe uymayan bir politika sergiliyor Türkiye'ye karşı… İsrail veya Amerika'dan bir saldırı düzenlenirse, biz de Türkiye'deki füze kalkanlarını vururuz" demekle kalmadı. Şimdi de "Türkiye de yakında Mısır ve Suriye gibi karışacak" tezini gündemde tutmaya çalışıyor.



Yunanistan, ülkeyi perişan eden ve beş paraya muhtaç duruma düşüren ekonomik kriz yüzünden, bizimle uğraşacak güçte değil ama yine de boş durmuyor! Hiçbir şey yapamazsa, Kıbrıs konusunda ha bire maraz çıkarıp duruyor. Ha bir de parasızlık yüzünden "bir umut" diyerek, Yunan topraklarında Osmanlı hazinesi arıyor. Tıpkı müflis tüccarın eski defterleri karıştırıp durması gibi...…



Gürcistan sessiz; Ermenistan ise, dostlar alış verişte görsün misali kılçık atıp duruyor. En son hamlesi, "Aşıklık geleneği Ermenilere aittir" demek oldu. Gücü yetse ve de denk getirebilse, Ermenistan  da kendi çapında mikser olacak...…



Komşumuz değil ama ilişkilerimiz açısından komşularımızdan da yakın olan ve gurbetçilerimizin ikinci vatanı  Almanya, şimdi ektiklerini biçiyor. Kimse kınamasın ben  "oh olsun" diyorum. Zira, o Almanya ki, senelerden beri PKK'ya ve PKK uzantılarına kol kanat gerdi, besledi, büyüttü ve Türkiye'nin üzerine saldı. O karga şimdi velinimetinin gözünü oyuyor. Geçtiğimiz hafta yüzlerce PKK'lı Almanya'da derin endişe doğuran olaylara sebep oldu. Sırf Türkiye'ye darbe olsun diye terör örgütüne kucak açan Almanya, kara kara düşünüyor: Sahibini vuran PKK silahından nasıl kurtulurum?!



Bizzat bölücü başı Apo'nun  "paralel devlet" dediği,  olayı yumuşatmanın derdinde olanların ise,"PKK'nın şehir örgütlenmesi" adını taktığı KCK'nın şifreleri çözüldükçe, Türkiye'nin ne büyük bir belayla karşı karşıya olduğunu göstermiş oldu. Yıllardan beri, "Apo, örgütünü İmralı'dan yönetiyor" iddialarına karşı sessiz kalan çevreler, belgelerin ortaya çıkmasıyla, sessizliğe büründü.



Başbakan Erdoğan, Dersim çıkışıyla sadece CHP'yi abandone etmekle kalmadı, Dersim üzerinden Alevileri istismar eden çevrelerin de gardını bozmuş oldu. Bundan sonra nasıl bir gelişme olur bilinmez ama artık kimse şimdiye kadar olduğu gibi Dersim'i devlete karşı bir silah gibi kullanamayacak. 



Bu genel değerlendirmeden sonra, artık şu soruya cevap arayabiliriz:



Terör mü geri kalmışlığı artırıyor, yoksulluk mu terörü tetikliyor?



Misal; Erzurum gibi çetin kış koşullarına maruz kalan bir şehirde neden terör örgütü etkili olamıyor da, ekonomik yapısı hiçte fena olmayan Diyarbakır veya Iğdır'da gerginlik bir türlü sona ermiyor?



Gelin hep birlikte bu soruya cevap aramaya çalışalım…



Sosyal bir gerçektir; geri kalmışlık ve yoksulluk terörü tetikleyen etkenlerden birisidir. Fakat ondan daha çarpıcı başka bir gerçek ise, yoksulluk ve geri kalmışlığın yalnız başına terör nedeni olmadığıdır. Bu tespit gerçeği yansıtmıyor olsaydı şayet, neredeyse Güneydoğu'dan iki kat daha yoksul olan Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi, terörün ana üssü olurdu.



Misal; Erzurum, Erzincan, Kars, Ardahan, Ağrı, Iğdır, ve Bayburt illerinden oluşan ve toplam 2 milyon 516 bin nüfusa sahip Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi'nde, kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) 3 bin 584 dolar iken; her fırsatta yoksul ve geri kalmış olarak takdim edilen Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bu oran, 5 bin 263 dolardır. Aynı bölgede yaşayan nüfus toplamı da 7 milyon 500 bindir.



Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından hazırlanan bir raporda, Erzurum "yoksul iller" sıralamasında en başa yerleştirilirken, 14 bin 802 dolarlık kişi başına düşen yıllık geliri ile Eskişehir, Tekirdağ, Bursa, Adapazarı, Bolu, Düzce, Yalova ve Bilecik gibi iller de zenginler kulübünü oluşturmuş.



Erzurum, Diyarbakır veya Mardin'inden yaklaşık iki defa daha yoksulken; Tekirdağ ya da Düzce'den tam dört kat daha geride...



"Terörün kökünü kazıyacak tek çare zenginliktir" tezini savunanlar haklı olmuş olsaydı, Doğu Marmara Bölgesi'ni oluşturan illerde kurtla kuzu yan yana otlarken, Diyarbakır, Van, Tunceli ve Mardin gibi illerde de bölücü örgütler asla taban bulamazdı. Ve yine bu teze göre, başta Erzurum, Erzincan, Iğdır ve Bayburt gibi şehirler de boğazına kadar kana bulaşmış olurdu.



Lakin manzara tam tersi...



Aslında herkes biliyor ki, Güneydoğu'da kayıt dışı ile birlikte, kişi başına düşen gelir 5 bin 263 dolardan çok daha fazladır. Başta akaryakıt olmak üzere, bölge illerinde artık neredeyse meşru hale gelen kaçakçılık sayesinde artan zenginlik, bırakın terörün önüne geçilmesini, bilakis palazlanmasına yol açmıştır.  Bugün Güneydoğu'da kimi çevreler bölünmeden yahut Kuzey Irak'la birleşmekten söz ediyorsa, bunun başlıca nedeni, bölgedeki kontrolsüz para kaynağı ve artan kirli zenginliktir.



İşte Erzurum...



Kişi başına 3 bin 584 dolar geliri ile ülkenin en yoksul 7 şehrinden birisi. 



Haram ekonomisi ve kirli parası da olmayan Erzurum, iç ve dış odakların tüm çabasına karşın, değil terör örgütlerine teşne olmak, milli duruşundan zerre kadar taviz vermedi. Halbuki, son yıllarda bilinçli olarak dönüştürülmek istenen demografik yapısı, kendi içinde çok ciddi sorunları barındırıyor.



İki kutuplu dünya döneminde Erzurum, komünizm tehdidi ve tehlikesine karşı özellikle kıta Avrupa'sı ve NATO için hep "ön karakol" olarak görülmüştü. Bu yüzden de, Erzurum'a kendi çıkarları doğrultusunda jeopolitik ve stratejik açıdan "büyük önem" yükleniyordu. Soğuk Savaş yıllarının en ünlü sosyal ve siyasal planlamasından birisi olan Yeşil Kuşak Projesi'nin merkez üssünün Erzurum olması da bundandır. 



Kimse iddia edemez ki, 1950'lerde başlayıp, günümüze kadar uzanan tarikat ve cemaat yapılanmasında Erzurum, tesadüfen ana kamp olmuştur. Amerika mahreçli bu NATO stratejisine göre, Erzurum merkezli Yeşil oluşum, Kafkaslardan vuracak Kızıl dalgayı kıracaktı.



Yıllar yılı da bu amaç doğrultusunda amel edildi.



Türkiye'den çok başkalarının çıkarlarına hizmet etmiş olmasına rağmen, bu yapılanmanın hiçte zararlı bir politika olmadığı zamanla daha iyi anlaşıldı. Ama komünizm tehlikesinin ortadan kakmasıyla birlikte, Erzurum  hem gözden hem de gönülden düşmeye başladı.



Artık ne NATO'nun ne de Avrupa'nın, Türkiye'nin "dalga kırıcı" olmasına ihtiyacı kalmadı. Bu gelişme de doğal olarak, Erzurum'u alabora etti.



Şayet, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, devlet Erzurum için yeni bir kalkınma stratejisi saptamış olsaydı, bugünkü geri kalmışlık ve yoksulluk bu boyutta olmazdı.



Aslında devletin belki de Soğuk Savaş döneminden daha çok ihtiyacı vardı Erzurum'a; çünkü bu sefer de bölücü terör tehdidi ile yüz yüze kalmıştık.



Hükümetler, Erzurum'un siyasi ve sosyal yapısına güvenerek, etnik ayrımcılık üzerine bina edilen bir terör oluşumunun burada barınamayacağını biliyordu.



Tahminler doğru çıktı...



Komünizm tehdidi ve tehlikesinden ecelden kaçar gibi kaçan  NATO ve Batı bu sorundan kurtulunca, bölücü terörden dolayı, kendisine yeni "kırmızı çizgi"ler çekme ihtiyacı duymadı.



Dolaysıyla, onlar açısından Erzurum'un da artık stratejik bir önemi yoktu.



Peki, ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından da durum böyle miydi?



Türkiye, tam da o tarihlerde iliklerine kadar sarsıldığı liberalizm şokuna yakalanmıştı.



Artık yeni anlayışlar, yeni kalkınma modelleri, yeni bakış açıları vardı.



Devletçi ekonomi veya devlet himayesi tarih oluyordu; yeni siyasi termonolijiye göre, "herkes kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenecek ve ürettiği kadar tüketecek"ti.



Coğrafya, iklim ve rakım gibi değişmesi imkansız şartlar, yeni iktisadi yapılanmada Erzurum'u yarış dışına itti. Yıllar içerisinde makas aleyhimize giderek açıldı ve bugünkü tablo ortaya çıktı:



Kalkınmışlık sıralamasında 67, kişi başına düşen milli gelir itibarıyla da sondan yedinciyiz.



Ama bu tabloya rağmen Erzurum, teröre yataklık etmiyor...



Dolaysıyla, Güneydoğu'da artan zenginliğe karşı tırmanan terör gerçeği bir tenakuzdur.



Yoksulluk ve geri kalmışlık toplumlar için maraz ve illettir. Ama artan her zenginlik de terörün panzehiri değildir. 

Etiketler:
Bu yazi toplam 741 defa okundu
Yazarın Diğer Yazıları
YAZARLAR