Ortadoğu'da, domino taşları gibi teker teker devrilen diktatör yönetimlerin yerini neyin ve kimlerin alacağı şimdilik karanlık bir nokta… Fakat endişeler giderek artıyor ya Amerika tıpkı Irak'ta yaptığı gibi, Mısır'a, Libya'ya hatta Suriye'ye "Size demokrasi getireceğim" derse...
Gerçekten felaket...
Çünkü; Amerika'nın "barış", "demokrasi" ve "müreffeh bir hayat" götürdüğü Irak, ortada işte...Her halk kendi mukadderatını belirlemelidir.
Emperyalist güçler ne kadar uzak kalsalar, o ülkelere demokrasi daha erken gelir.
En azından kimse artık dikta bir rejime heves etmeyecektir.
Ortadoğu'da taşlar öyle bir oynadı ki, kim ki "bu iş beni ilgilendirmez" derse çuvallar...…Hele hele de bu coğrafyanın bir parçası olan Türkiye...…
İşimiz hem kolay, hem de zor.
Çünkü bizim bir de Avrupa'ya bakan bir yanımız, o yöne dönmüş bir yüzümüz var.
Gerçi...…
Türkiye'nin artık eskisi kadar, AB üyeliği hevesi yok ama yine de bu uzun ve de çetin yolda ilerlemeye devam ediyor.
Günün birinde ya Avrupa Birliği dağılır, bu yüzden de üye olmamızı gerektirecek bir topluluk olmaz, ya da Türkiye, başta demokrasi ve insan hakları alanı olmak üzere, dört bir yanıyla öyle gelişir ve kalkınır ki, "şimdi de biz istemiyoruz" der. Gerçi bu ikinci şıkkın pratikte olacağına inananların sayısı çok fazla değil, ama bendeniz (görür müyüm bilemem) öyle çok da uzak olmayan bir gelecekte, tıpkı yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın dediği gibi, "yalnız ve güzel ülkem"in Batı standartlarını yakalayacağına, hatta geçeceğine inanıyorum.
Sorunlarımız, eksiklerimiz, ayıplarımız ve de hastalık derecesine varan takıntılarımız yoktur demiyorum; bilakis statüko ve dayatmacı anlayış, ülkenin ayaklarına öyle zalim prangalar vurmaya çalışıyor ki, bazen koşmak şöyle dursun, yürüyemiyorsunuz bile...…
Fakat buna rağmen bu ülke, öyle güçlü bir enerjiye sahip ki her türlü perdelemeye karşın, yürümek ve koşmak azminden vazgeçmiyor.
Tamam; iletişim araçları sayesinde dünya artık iri bir köy hükmünde...…Baksanıza Ortadoğu'daki halk isyanları, tüm kitle iletişim araçlarının anında stop edilmesine rağmen, anında bütün insanlık tarafından duyuldu ve bilindi.
Bu sebeple, "Dünyanın ve Türkiye'nin nereye gittiğini görmek için illa da Erzurum'un dışına çıkmaya gerek yoktur" demek mümkün.
Mümkündür; lakin eksik teşhistir...…
Çünkü dünya öyle baş döndürücü bir hızla dönüşüyor ki, Türkiye'nin bu serüvenin dışında kalması imkansızdır...…
Görüyoruz ki, Türkiye de değişiyor, dönüşüyor.
Hem de kökü asırlar öncesine dayanan alışkanlıklarına inat...…
Bu ülkenin Batı yolculuğu, öyle sanıldığı gibi ne Tanzimat'la başlar, ne de AB'ye üye olmak için resmi başvuru yaptığımız yarım yüz yıl öncesine dayanır. Adına ne diyecekseniz diyin ama bu milletin Batı yolculuğu, Asya'nın steplerinden kopup karlı dağları aşmaya başladığımız gün başlamıştır. Dikkat edin o gün bugün bir daha yönümüzü Doğu'ya çevirmemişiz hiç; hep Batı'ya gitmek istemişiz.
Günümüzün modern Türk devleti de aynı hedef peşinde...…
Batı'ya gitmek ama Batı içinde un ufak olmamak...…
Olur ya da olmaz, fakat rotamız bu...…
Bazıları bu hedef için derler ki, "Doğu'ya giden bir geminin güvertesinde, Batı'ya koşmakla Batı'ya gidemezsin."
El hak doğru...…
Hem öyle bir doğru ki, tarihi tecrübeler bu ibret hikayelerini anlatıp durur...…
Bizim hikayemiz farklı: Biz Doğu'ya giden bir geminin güvertesinde, Batı'ya koşan adam gibi değiliz ki… Biz bidayetinden beri yönümüzü hep ileriye dönmüşüz. Bu, dün de, bugün de Batı'dır. Fakat gün gelir başka bir cenah olur, yahut da bizzat biz yön çevrilen nokta oluruz.
Neden olmasın ki?