HAFTANIN SOHBETİ
Yaşlılık her insanın yaşam sürecinin son ve kaçınılmaz bir dönemidir. Ömrü olan herkes bu yaşlılık duygusunu yaşayacaktır. Mevsimleri ömrün fasılları kabul edersek yaşlılığa ömrün son mevsimi olarak bakabiliriz. Bu mevsimde insan zayıftır, muhtaçtır sevgiye, saygıya, muhabbete, hoşgörüye, ilgiye, yardıma, desteğe, hizmete…El hasıl zor bir dönemdir yaşlılık.
Kur'an-ı Kerim de Hz. Zekariyya'nın yaşlılığından bahsedilirken O'nun(a.s.) diliyle "Kemiğim zayıfladı, saçıma ak düştü" (Meryem/2) ifadesiyle insanın bu dönemde zayıf düştüğüne, Yasin Suresi'nde ise "Biz kime ömür verirsek, (sonunda) yaratılışta onu noksanlaştırırız" (Yasin/68) ayetiyle de yaratılışta noksan hale getirildiğine vurgu yapılmıştır.
Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de "Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir." (Rum, 54) ayet-i kerimesiyle çocukluktan yaşlılığa insan hayatının merhalelerine işaret edilerek, güçsüzlük ve yaşlılığın kaçınılmaz bir süreç olduğu belirtilmiştir. "Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecektir. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin diye sizden bazı kimseler ömrün en güç çağına kadar yaşatılacaktır."(Nahl, 70) buyurduğu "erzeli'l-umur" (ömrün en zor/en güç çağı) adını verdiği yaşlılık dönemini fiziki olarak güçsüzlük dönemi olarak beyan etmiştir.
Yaşlılığın zorlukları ve sıkıntıları olmakla birlikte bazı güzel yönleri de vardır. Sonbahar mevsiminde ağaçların yapraklarını dökmesi gibi yaşlılar bu dönemde yaşadıkları hastalık, sıkıntı, elem ve kederlerle günahlarından arınırlar. Yaşlı bir mümin artık ömrün son demlerini yaşadığının bilinci içinde daha çok ibadete ve duaya yönelir, hayır hasenat yapmaya çalışır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir sahabinin "hangi insan daha hayırlıdır?" sorusunu "ömrü uzun, ameli güzel olan" şeklinde cevaplandırmış, "hangi insan daha kötüdür?" sorusuna da "ömrü uzun, ameli kötü olandır." (Tirmizî, Zühd, 22) cevabını vererek yaşlılık döneminin güzel yönlerini de belirtmiştir.
İnsan hangi döneminde olursa olsun İslam ona gereken değeri vermiş ve yaşlılık döneminde de insanlara nasıl davranmamız gerektiğini açıklamıştır. Sevgili peygamberimiz: "Saçı sakalı ağarmış yaşlı Müslüman'a saygı gösterip ikram etmek, Allah'a saygıdandır." (Ebu Davud, Edeb, 23) buyurarak yaşlıya saygının Yüce Allah'a saygı göstermek olduğunu belirtmiş; "Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir." (Tirmizi, Birr, 15) buyurarak da küçükleri koruyup onlara merhamet etmekle büyüklere saygı göstermenin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu ifade etmiştir.
"Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azâb sel gibi gelirdi." (Heysemi,Mecmeu'z-Zevaid,X,227) hadisi ile "Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz. Zira siz onlar sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız" (E.Davut, cihid,69) hadisi şerifi yaşlıları toplum için bir yük değil belalara karşı kalkan olarak görmüş, rahmet ve bereket vesilesi kabul etmiştir.
Rasululullah(sav) hayatı boyunca yaşlılara hep şefkatle yaklaşmış, hal ve hatırlarını sormuş, onların her zaman gönüllerini almaya çalışmıştır. Mekke'nin fethedildiği gün Hz. Ebu Bekir yaşlı ve âmâ olan babasının elinden tutmuş Allah Rasulü'nün huzuruna getirmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Neden yaşlı adamı evinde bırakmadın? Ben ona gelirdim." buyurmuştur. Onun eğitiminden geçen ashab-ı kiram da aynı ahlaki özellikleri göstermiş ve yaşlılara karşı daima nazik davranmış, iyilik ve fazileti yaşlılara hizmette görmüşlerdir. Hz. Ömer'den şöyle bir olay rivayet edilir: "Medine'nin kenar mahallelerinden birinde bir yaşlı kadın vardı. Her sabah onun ihtiyaçlarını görmek üzere yanına giderdim fakat her gittiğimde birisinin benden evvel gelerek yaşlı kadının ihtiyacını karşıladığına şahit olurdum. Merak ettim ve bir gün erkenden gelerek oraya gizlendim. Bir de ne göreyim, sabahın erken vaktinde gelip yaşlı kadının ihtiyacını gören Hz. Ebu Bekir idi."
Yaşlılarımıza merhameti, saygıyı emreden dinimiz ibadetler hususunda da onları gözetmiştir. Namaz kıldıran imamdan, arkasında namaz kılanlardan birinin ihtiyar biri olabileceği, ihtiyarın da uzun tutulan bir namazdan rahatsız olabileceği gerçeğine dikkat etmesi istenmektedir. Namaz gibi en önemli ibadet esnasında bile onu düşünen dinimiz elbette ki hayatın diğer alanlarında onu koruyan ilkeler koymuştur. Oruçtan hacca kadar pek çok temel esasta yaşlılara kolaylıklar sağlanmıştır.
Hz. Mevlana: "Gençlerin aynada göremediklerini, yaşlılar bir tuğla parçasında okurlar" der. Yaşlılar yılların birikimi ve deneyimine sahiptir. Toplum bu tecrübeli insanlardan mutlaka faydalanmalıdır. Asırlarca Türk aile yapısı içinde yaşlılar sözü dinlenilen, tecrübelerinden istifade edilen, geçmişi geleceğe bağlayan, gelenek, görenek ve kültürü genç nesillere aktaran saygın birer büyük olarak baş tacı edilmişler, ailenin bereketi sayılmışlardır. Aile ile ilgili önemli kararlar hep onlarla istişare edilerek alınmıştır. Bu durum onların aile ve toplumla bağlarını güçlendirmiş, ayrıca yaşlanma döneminde genel olarak yaşlılarda meydana gelen kendini yalnız hissetme kaygısına da engel olmuştur.
Kültürel değerlerin büyük ölçüde yitirildiği günümüz toplumlarında yaşlılar, ailede bir fazlalık gibi algılanmaya başlanmıştır. Bu anlayış son zamanlarda Türk aile yapısı için de söz konusu olmaya başlamıştır ve yaşlıları son derece olumsuz olarak etkilemektedir. Oysa ömürlerinin büyük bir kısmını ailesine, toplumuna ve ülkesine hizmetle geçirmiş bu insanların, yaşlandıkları ve bakıma muhtaç oldukları dönemde ömürlerinin sonuna kadar insan onuruna yakışır bir şekilde ilgiyle, sevgiyle kuşatılmaları ve ihtiyaçlarının karşılanması en doğal haklarıdır.
Evet dün kendilerine hizmeti ibâdet kabul ettiğimiz bu insanlara ölünceye kadar hizmet ederken bugün onlardan bir kısmı yaşlıları hatta kendi ana-babasını aile içinde bir yük olarak görmeye başlamıştır. Geniş odalar, ferah ortamlar dar geliyor bencil yüreklere. Evlerinde barındıramadıkları yaşlılar, artık gönüllerinde de barınamıyor. Böyle ailelerde artık ana-babalar kendilerini bir kenara itilmiş, hiçbir mânevi otoritesi kalmamış ve hatta bir an önce ölümleri beklenen kimseler olarak görüyorlar. Hele özene bezene yetiştirdiği, herkesin bildiği tabirle "yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği" çocukları tarafından horlanmak, azarlanmak, terk edilmek, önemsenmemek, dışlanmak yok mu, yaşlılığın sabredilmesi en zor tarafı da bu olsa gerek.
Yaşlılarımızı o kadar yalnız bıraktık ki bu nedenle yaşlanmaktan; sonumuzun onlar gibi olmasından korkuyoruz. Bunun için yaşlanmamak adına elimizden ne geliyorsa yapıyoruz. Yaşlanmayı geciktirdiği iddia edilen kozmetik ürünler peynir ekmek gibi satılıyor piyasada. Estetik ameliyatların sayısı dudak uçuklatıyor. Maneviyattan yoksun kalmak da, yalnız kalacağım endişesini artırmakta. Oysa atalarımız yaşlanmayı büyük bir olgunlukla kabul ederdi. Yaşlılar saygı gördüğünden yaşlanmak hayatın sonu olarak görülmezdi. Geçmişte insanlar ahir ömürlerini evlat ve torunlarının yanında huzur içinde geçirmenin ayrıcalığını yaşıyorlardı. Sağlam zemine oturmamış ailelerde kendini sığıntı gibi hisseden günümüz yaşlıları desteksiz kalırken; huzurevlerine giden huzursuz büyüklerin sayısı maalesef her geçen gün çoğalıyor.
Unutmayalım ki bugünün gençleri yarının yaşlıları olacak. Allah'ın ömür verdiği her insan için bu değişmez bir kanundur. Yarının gençlerinden saygı görmek istiyorsak bugünün yaşlılarına saygı gösterelim. Onların ak saçlarına bakıp cenneti göremeyen, onların öfkesinden cehennem kıvılcımlarını anlayamayan, İslam'dan pek bir şey anlamamıştır.
Osman SAĞLAM / İl Vaizi
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
HADİS PENCERESİ
Yaşar ATEŞ / İl Vaizi
Hayırlı Cumalar değerli okuyucularım. İslam'ı Sünnetteki yorumuyla kavramaya ve yaşamaya çalışmak en temel görevlerimizdendir. Çünkü Sünnet, İslam'ı getirip kurumsallaştıran Hz. Peygamberin elçilik mirasıdır. Hadisler bize bu mirasın bilgisini taşıyan belgelerdir. Yapılacak iş, bu mirastan güne, gündeme uygun reçeteler sunmaktır. Zira Allah Rasulü'nü referans almadan Müslümanlığımızı doğru algılayamaz, hayatı doğru yaşayamayız.
Bu çerçevede Müslümanlar olarak bize düşen, Hz. Peygamber'i anlamak, hayatımızı onun hayat modeline gücümüz yettiğince benzetmeye çalışmaktır. Bu konuda başarılı olabilmek için de onun yaşadığı insani ve İslami hayatı tanımak gerekmektedir.
Hadisler, Efendimiz (S.A.V) i ve asr-ı saadeti izlemeye imkan veren birer pencere gibidir. Nebevi mirası hadislerde bulabilmekteyiz. Öyle ise buyurun bu önemli ve zengin mirastan payımıza düşeni almakta gecikmeyelim.
Sahabelerden Abdullah es-Sekafi radiyallahu anh diyor ki;
"Ya Resulallah! Bana İslam'ı öylesine tanıt ki, onu senden sonra bir başkasına sorma ihtiyacı duymayayım" dedim.
Resulullah sallallahu aleyhi ve selem:
"Allah'a inandım de, (sonra da) dosdoğru ol" buyurdu. (Müslim, İman 62)
Bu Hadis-i şerif İslam'ı son derece özlü ve adeta bir matematik formulü halinde iman + istikamet = İslamiyet diye ortaya koymuştur.
İstikamet, eğriliğin zıddı demek olup inançta, amelde, sözde ve davranışlarda bulunması gerekli uygulamaya yönelik bir özelliktir.
İnançta istikamet, ihlas ve içtenlikle İslam'ın inanç esaslarının tümüne inanmak ve asla şüpheye düşmemektir.
Amelde istikamet, ya da dürüst yaşamak, büyük bir dikkat ve gayret ister. Sünnet-i seniyyeye göre İslam'ı yaşamak diye anlamak ve özetlemek mümkündür. Aynı zamanda davranışlardaki istikameti, dosdoğru ve dürüst olmayı ifade eder.
Sözde istikamet ise, doğru konuşmak, yalan söylememek demektir.
İstikamet, kolay elde edilebilir bir seviye ve erdem değildir. Bu sebeple de işin farkında olan gönül terbiyecileri "İstikamet, bin kerametten daha hayırlıdır" diyerek elde edilmesi gerekli olan gerçek hedefi istikamet olarak isabetle işaret etmişlerdir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
FIKIH KÖŞESİ
Soru : Kurban ne demektir?
Cevap: Sözlükte "yaklaşmak, Allah'a yakınlık sağlamaya vesile olan şey" anlamına gelen kurban, dinî bir terim olarak, "ibadet maksadıyla belirli bir vakitte belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak, ya da bu şekilde boğazlanan hayvan" demektir. Arapça'da bu şekil-de kesilen hayvana udhiyye denilir.
İnsanlık tarihi boyunca hemen bütün dinlerde kurban uygulaması mevcut olmakla birlikte şekil ve amaç yönüyle aralarında farklılıklar bulunur. Kur'an'da Hz. Âdem'in iki oğlunun Allah'a kurban takdim ettiklerinden söz edilir (el-Mâide 5/27); bir başka âyette de ilâhî dinlerin hepsinde kurban hükmünün konulduğuna işaret edilir (el-Hac 22/34). Ancak Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta kurban telakkisi bir hayli değişikliğe uğramıştır. Hıristiyanlık'ta İsâ'nın çarmıha gerildiği ve bunun insanoğlunun aslî günahına karşı Baba'nın oğlu İsâ'yı feda etmesi olduğu inanışıyla kurban telakkisi özel bir anlam kazanmıştır.
İslâm'da kurbanın dinî hükmüyle ilgili olarak Kur'an'da, Hz. Peygamber'in sünnetinde önemli açıklama-lar yer almış, bu çerçevede oluşan fıkıh kültüründe de konu hakkında ayrıntılı bilgi ve hükümler derlenmiştir.
Kurban gerek fert gerekse toplum açısından çeşitli yararlar taşıyan malî bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah'ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir biçimde ortaya koymuş olur. Müminler her kurban kesiminde Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil'in Cenâb-ı Hakk'ın buyruğuna mutlak itaat konusunda verdikleri başarılı sınavın hâtırasını tazelemiş ve kendilerinin de benzeri bir itaate hazır olduğunu simgesel davra-nışla göstermiş olmaktadır.
Kurban toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar, sosyal adaletin gerçekleşmesine kat-kıda bulunur. Özellikle et satın alma imkânı hiç bulun-mayan veya çok sınırlı olan yoksulların bulunduğu ortamlarda onun bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür. Zengine malını Allah'ın rızâsı, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir, onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah'a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına ve kendini toplumunun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kadın ve Aile
ALLAH'IN ADIYLA
Rahime ALTAŞ / İl Vaizi
"Bismillahirrahmanirrahim." Diyerek başlıyoruz söze; çünkü kendisine ümmet olmakla şereflendiğimiz Hz. Peygamber Efendimiz "Besmelesiz yapılan işler, sonuçsuz kalmaya mahkumdur." Buyuruyorlar. O halde başladığımız bir işi en güzel şekilde bitirmek arzusunda isek, besmele her hayırlı amelimize bir giriş anahtarı olmalı ve başladığımız her işin mükemmelen yerine getirilmesi için bu kelime dillerimizden düşmemeli.
Bu güzel kelime ile kul aslında bakınız neler yapmaktadır; Sabahın ilk ışıklarıyla güne başlayıp "bismillah" diyerek Rabb'inin güç ve kudretini bir dua şeklinde taleb etmektedir; yaptığı işte Allah'ı hatırlamakta ve O'na şükretmektedir : "Ey Benim Güzel Rabbim! Sen bana şu yaptığımı işleme imkanı vermeseydin benim buna gücüm yetmezdi; sana binlerce kere şükürler olsun. Ey Rabbim! Sen öyle büyük ve kudretli bir varlıksın ki, şu başladığım işi bitirmem için bana kuvvet ver." Demektedir. Büyük medeniyetler kuran atalarımız ve büyüklerimiz "besmele"de gizli hikmetlerin öylesine farkında idiler ki, hayatlarını her daim onun bereketiyle bereketlendirmişlerdi. Sofralarındaki bir lokma, besmele ile bin lokma oluveriyordu; kendisiyle başladıkları yirmidört saatlik gün, besmele-namaz ve Kur'an'ın nuruyla belki birkaç günlük bir berekete dönüşüveriyordu....Hayatımıza yansıyacak böylesine ilahi ikramlara o kadar muhtacız ki, her ne kadar dünyalıklarımız artsa da şu zamanda, dinimizin en temel güzelliklerine karşı bile bir gevşeklik var üzerimizde; bu temel değerlerimize sahip çıkmak hayatlarımıza huzur, bereket ve saadet getirecek. Su içmekten tutun da, oturup kalkmaya, yatıp uzanmaya, bir eşyayı kaldırmaya kadar gün içinde belki de yüzlerce- binlerce defa besmele çeken beyaz sakallı, pir-i fani yaşlılarımızın dilinde eksik olmayan "besmele" nin bereketini gelin yavrularımızn dillerine de değdirelim; Hz. Peygamber Efendimiz gibi, onu çocuklarımıza öğretelim; bakınız bir keresinde henüz çocukluk devresindeki Enes b. Malik hazretleri, Habib-i Kibriya efendimizle aynı tabaktan yemek yerken O'nun merhamet dolu öğretmenliğine muhatap oluyor. Hz. Peygamber Enes b. Malik'e dönerek sofra adabı hakkında onu bilgilendiriyor ve şöyle buyuruyor:
"Ey Çocuk ! Besmele ile, sağ elinle ve önünden ye!"
Biz de diyelim ki, "Ey Şu satırların okuyucuları, kendimizi bir kontrol edelim, gün içinde besmeleyi dilimize kaç kere değdiriyoruz? Allah'ın emaneti yavrularımıza besmele alışkanlığı kazandırmak için neler yapıyoruz?.." Sofralarımızda hepbir ağızdan seslice besmeleler çekelim; her fırsatta onların duyabileceği şekilde "bismillah" diyelim defalarca; Küçücük yüreklerini Allah'ın yüceliğiyle dolduralım, onları güçlendirelim, hayatlarını bereketlendirelim ki, yarının salih kulları olabilsinler.
Mevlid sahibi Süleyman Çelebi'nin dediği gibi:
"Allah adın zikredelim evvela
Vacip oldur cümle işde her kula." ( Anlamı: İlk işimiz besmele çekmek olsun, çünkü her işe onunla başlamak vaciptir.) Cumanız hayrolsun.....